1 Temmuz 2007 Pazar

TÜRKÇE ÜZERİNE BİLİMSEL BİR MAKALE:
TÜRKÇE SORUNU - 1
Murat BELGE
Dünyada hiçbir toplumun kendi diliyle ilişkisi Türkiye'deki gibi bir sorun haline gelmemiştir. Üstelik bu durum, Türkiye tarihinin görece kısa bir dönemine de özgü değildir.
Yüzyıllardır dil, seçkinler ve halk bunu ne derece bilinçli bir biçimde yaşıyor olurlarsa olsunlar, bir sorun olarak varoluyor. Bu sorun öyle bir aşamaya vardı ki bugün, tartışan taraflarca gösterilen yönlerden herhangi birine doğru biraz daha fazla ilerlemekle içinden çıkılır gibi değil.
Türklerin Ortadoğu'da İslam uygarlığıyla karşılaşmaları sonucu Türk dilinin de Arap ve Fars etkisine girmesi herhalde kaçınılmazdı. Ama sorun yalnızca İslam uygarlığı da değildi: göçebe bir topluluk, uzun yüzyıllar boyunca «sofistike» bir uygarlık yaratmış, yerleşik toplumlarla yüz yüze geliyor, sonra da iç içe geçiyordu. Türkler, kendi yaratmadıkları bir hayat tarzına girerken, bu hayat tarzının kendi yaratmadıkları kelimelerini de almak zorundaydılar. Daha sonra birkaç örnekle göstermeye çalışacağım gibi, gündelik hayata ilişkin en basit kavramların bile yabancı dillerden (yalnız Arapça ve Farsça değil, başta Yunanca ve Latince olmak üzere bu yörede konuşulan bütün diller) alınmış olması, bu büyük çaplı uygarlık değişiminin başlı başına bir kanıtıdır.
Dilbilim bize bir dilin kendi başına «zengin» veya «yoksul» olmayacağını söyler. Dil bir iletişim aracıdır ve her dil, kendisini konuşan topluluğun iletmek ihtiyacında olduğu anlamları iletmeye yeter. İletilecek yeni anlamlar belirirse, dil de, kendi bünyesi içinde, bu anlamları taşıyacak yeni biçimler bulabilir. Bütün diller gelişmeye açıktır. Dili konuşan topluluğun ihtiyaçlarına göre dil alabildiğine zenginleşebilir, incelenebilir. Dilbilimcilerin bu yapısal özelliği kanıtlamak için sık sık verdikleri bir örnekle, Eskimolarda karın ve buzun çeşitli durumlarını anlatan kelimelerin sayısı başka hiçbir dildekilerle karşılaştırılamayacak kadar çoktur. Öte yandan, elbette Eskimoların «otomobil» anlamına gelecek bir kelimeleri yoktu. Ama bunun olmaması da Eskimo dilinin «yoksul» olduğunu değil, sadece otomobil gibi bir nesnenin o dili konuşan insanların hayatına girmemiş olmasını gösterir. Başka bir söyleyişle, bu nesneyle Eskimolar karşılaşır ve ona kendi dillerinde bir karşılık bulmak isterlerse, dillerinin yapısı buna imkan verecektir.
Şu halde, «yoksul» dil veya «ilkel» dil diye bir şey olamaz. Her dil, hiç değilse potansiyel olarak, en karmaşık ilişkileri anlatmaya yeter. Tabii bu arada, «ilkel» diye bilinen bir dilde bir anda anlatılan son derece ince nüansları, «gelişmiş» diye bilinen dillerde ancak uzun cümlelerle anlatabildiğimizi de ekleyebiliriz.
Diller bu anlamda «eşit»tir, ama kültürler eşit değildir. Bunu «ileri» ya da «ilkel», «aşağı» ya da «yukarı» gibi değer yargıları verme anlamında söylemiyorum. Eskimo kültürünün otomobili yaratmamış olması benim açımdan Eskimoların ilkelliğini veya «aşağı»lığını göstermiyor. Gelgelelim, şu dünyamızda, kültürlerin kendi içsel değerleri ne olursa olsun, otomobili yaratmış bir uygarlıkla yaratmamış olanı karşı karşıya geldiğinde, ikisi arasında önemli bir dengesizlik başgösteriyor ve bu denge sonunda fiziksel bakım-dan daha güçlü olanın lehine değişiyor (ya da öyle görünüyor). Burada «fiziksel»i de askeri bir anlamda kullanmıyorum; ele alınan kültürün dayanma gücünü kastediyorum bununla. Biraz fantastik bir varsayım olarak diyelim ki Eskimolar karşılaştıkları otomobilleri tepelediler. Ama otomobilin kendisine muhtaç kaldılarsa, onu yaratan kültüre yenik düştüler demektir. Benzer bir biçimde, Orta Asya'dan gelen Türkler de fethettikleri toplumların kültürlerini benimsemek zorunda kalmadılar mı?
Karşı karşıya gelen diller, soyut yapılarıyla, ne kadar «eşit» olurlarsa olsunlar, o dilleri konuşan topluluklar aynı şekilde eşit olmadıkları için, aralarındaki alışveriş de her zaman eşit olmaz. Hele ulusçuluk bilincinin gelişmediği bir dönemde olup bitmiş bir karşılaşmada, X dilini konuşan insanların gördükleri yeni nesnelere kendi dillerinde yeni karşılık türetmektense, Y dilini konuşan insanların bu nesnelere önceden vermiş olduğu adları kullanmaları kadar doğal bir şey olamaz. Örneğin, deniz kıyısına inen Türkler burada gördükleri ve ilk olarak tanımaya başladıkları balıklar arasında, bildikleri şeylere çok benzeyenlere kendi dillerinden ad takabilmişlerdir: «kılıç», «kalkan» gibi. Ama yüzlerce başka çeşit söz konusu olduğunda, «kefal», «palamut», «melanur», «sinagrit» gibi Rumca adları benimsemişlerdir.
Gündelik hayatta bu gibi alışverişler olması çok doğal, ama seçkinlerin Türkçe'den çok Arapça'ya ve Farsça'ya yaslanan yepyeni bir dil oluşturmaya giriştikleri, bunun sonucunda ortaya yapay bir dil çıktığı da doğru. Ama dünyada karma dili olan tek toplum da biz değiliz. Bugün konuşulan İngilizce'nin yüzde ellisinden fazlası, yerli Anglo-Sakson kaynağından gelmeyen kelimelerden (Norman istilası yoluyla gelen Fransızca, Hıristiyanlık yoluyla gelen Latince, İskandinav işgali yoluyla gelen İskandinavca) oluşur. Sanırım bu oran bile Türkçe'ye göre, hele şöyle bir elli yıl öncesinin Türkçe'sine göre, daha olumlu. Ama bir dile bakarken, ölçütümüz ne olmalı? Osmanlı toplumundan beri bir sorun olma özelliğini koruyan dil, sonraları daha da büyük bir sorun haline geldiyse, gerekli ölçütlerin bulunamamasının bunda payı olmalı.
Türkçe, Arapça ve Farsça'dan oluşan karma Osmanlı dilinin ortaya çıkması ve gelişmesi, çağdaş dünyada alıştığımız birçok belirleyici kavramın henüz bilinmediği bir çağda gerçekleşmişti. Bu dili oluşturan yönetici sınıf için, Osmanlıca'nın karma olması ya da olmaması fazlaca önemli değildi, Gerçi bu dönemlerde de daha sade bir Türkçe'yi savunanlar çıktı: Osmanlı olmayan Karamanlı Mehmet Bey ya da Aşıkpaşazade gibi. Ancak, bu türden çıkışları, kendi dünyamızın mantıki çerçevesine oturtarak bunları erken ulusçu tepkiler gibi görmek yanlış olur. Bu tepkilerin ardında, etnik sorunlarla iç içe geçmiş durumda sınıfsal sorunlar yatıyordu. Örneğin Aşıkpaşazade, döneminin yeniliği olan «devşirme»liğe karşı çıkıyordu. Yani, Osmanlı devletinin ilk kurucuları olan Türkmen beylerinden yanaydı. Buna bakarak Aşıkpaşazade'nin bir milliyetçi olduğunu mu söyleyeceğiz? Hiç değil. Onun istediği, Osmanlı'nın merkeziyetçi tutumuna karşı uç beylerine ağırlık tanıyan, daha «feodal» bir yapıydı. Padişahın merkeziyetçiliği sağlama almak için kullandığı güç devşirmelerden değil Türklerden oluşsa da, Aşıkpaşazade kendini yakın bulduğu Türkmen beyleri adına gene itiraz edecekti. Yazarken kullandığı dil daha Türkçe'ydi, çünkü bağlı olduğu beylerin dili böyleydi. Padişahların kurma yolunda olduğu merkezi devlet ise, kozmopolitleşmek zorunluğunu duyuyordu; Türk değil, İslam temelini benimsemesi gerekti. Bunun keyfi değil, tarihe de uygun bir seçim olduğu, Osmanlı devletinin birkaç yüzyıl süren başarılarından da bellidir.
Dolayısıyla Osmanlıca, Osmanlıların İslam uygarlığı içinde kurmaya çalıştığı sentezi olduğu gibi yansıtır. Osmanlı devletinin kendi uyruklarıyla kurduğu ilişkilerin mantığına uygun bir biçimde, halkın bütününe aşağı yukarı eşit derecelerde uzaktır. Kendini toplumdan tamamen ayrı, toplumun tepesinde gören devlet için, bu karma dil son derece uygundur. Hatta, ulusallık bakımından Selçuklulara göre biraz daha ileri sayılabilir. Çünkü orada askerlik dışında yöneticilik görevlerini yerine getiren ulema tamamen Farsça eğitimden geçer ve resmen Farsça kullanırlardı.
SEÇKİN KÜLTÜRÜ HALK KÜLTÜRÜ
Cumhuriyet ilericiliği, Osmanlı tarihinde bulduğu bütün kusurları saraya yükleyerek halkı da bunlardan «tenzih» etme eğilimindedir. Bu önyargılı bakış yüzünden seçkin kültürle halk kültürü arasında kesin ayrımlar, uçurumlar olduğu varsayılmıştır. Böylece halk dili ve saray dili, halk müziği ve saray müziği, halk edebiyatı ve divan edebiyatı, aralarında hiç benzerlik bulunmayan apayrı yapılar gibi görülür. Gerçekten de Osmanlı tarihi halkla seçkinlerin kültürleri arasında büyük ve çok önemli kopukluklar görülen bir tarihtir. Ama iki kültür birbirini bütünüyle dıştalamamış, daha çok birbirine paralel bir şekilde ilerlemiş ve arada pek çok karşılıklı geçiş olmuştur. Sözün kısası, seçkinlerin dillerini Arapça ve Farsça ile tıkabasa doldurmalarına karşılık halkın ulusçu bir içgüdüyle buna tepki gösterdiğini ve dilsel arılığını korumaya çalıştığını düşünmek yanlış olur. Halkın konuştuğu dile daha çok yabancı öğe sızmamışsa, bunun nedeni böyle bir tepki filan değil, halkın eğitim aygıtlarından uzak olmasıdır. Böyle olduğu halde, yalnız Arapça ve Farsça'dan değil, Anadolu'da yaşayan bütün etnik topluluklardan öğeler halkın konuştuğu dil'e girmiş ve yüzlerce yıl içinde yerleşmiştlr.
Osmanlıca'nın yapaylığında elbette bir sağlıksızlık potansiyeli vardır, ama halkın dilinin karışması aynı şekilde sağlıksız görülmemeli. Seçkinlerin dili, ister bürokratik, ister edebi, ister başka nedenlerle olsun, yapmacıklığa her zaman açıktır. Ama halk dilinde iletişimsel bir işlevsellik her zaman için uzun vadede belirleyicidir. İşlevsiz olan, yaşamaz.
Osmanlı devletinin Osmanlı toplumuyla ilişkisi uzun süre değişmediği için varolan dilsel yapı bir sorun çıkarmadı. Bunun bir sorun halinde görülmesi, Osmanlı devletinin yeniden uygarlık değiştirme zorunluğunu duymasıyla başlar. Tanzimat, geniş kapsamlı dil tartışmalarının başladığı ilk dönemdir. Bu dönemde birçok yenilik yapılmakla birlikte, sorunun ele alınışı bir «özleşme» değil, bir «sadeleşme» biçimindedir. Değişimin nasıl bir tarihi bağlamda yer aldığı Tanpınar'ın şu özetinde açıkça görülür: "Türk nesrinde değişiklik daha ziyade resmi dilde ve onun bir kolu gibi görünen gazete dilinde başlar... Devletin içinde bulunduğu siyasi güçlük, yabancı devletlerle olan münasebetleri artırdığı gibi, hükümeti efkarı umumiyeden müzaheret istemeye de sevkediyordu."(1)
Türkiye tarihinde hemen hemen her yenilik konusunda olduğu gibi burada da ilk itki tepeden, «resmi» kanaldan gelmiştir. Değişiklik gereğini duyan yazar, edebiyatçı ve düşünürler belki vardı, ama onlar da ancak devletin inisiyatifiyle ortaya çıktılar, Tanpınar yukarıdaki kısacık paragrafta iki canalıcı noktaya da değiniyor. İlkin, Osmanlı devleti tarihinde ilk kez olmak üzere, devlet kendi dışında birileriyle bir «iletişim kurmak» ihtiyacını duymuştur. Kimdir bu kamuoyu? Elbette Anadolu'daki köylüler değil (bugün bile öyle olduğu söylenemez). İstanbul'da ve bir iki büyük merkezde bir avuç adamdır bunlar. Eğitimleri -eğitimsiz olsalar zaten gazete okuru olamazlar- Osmanlı mantığı çerçevesinde olmuştur. Gene de, devlet resmi dilinden taviz vermedikçe anlaşamamaktadır bu kamuoyu ile. Dolayısıyla resmi dil sadeleştirilmekte, bu da doğal olarak genel düzyazı diline yansımaktadır. Yeni bir dil oluşturmak söz konusu değildir. Sadece, bir zorunluk yüzünden, devlet, her zamanki alışkanlığından vazgeçerek, «resmen» olanı «fiilen» olana yaklaştırmakta, yani konuşulduğu gibi yazmaktadır (Namık Kemal'in padişaha yazdığı bir mektupla arkadaşına yazdığı bir mektubu karşılaştırırsanız, iki dilin farkını görürsünüz).
BATIYA AÇILMA
İkinci olay ise Batı'ya açılmadır, 0 zamana kadar zorla kapı dışında tutulan Batı uygarlığını daha fazla bekletme imkanı kalmamıştır artık. Ama açılınca da, içeri seller akmak durumundadır. İlk belirleyici karşılaşmalar gene pratik alanlarda olur, Örneğin, tıp terimleri, hukuk terimleri gibi sorunlar çıkmıştır Osmanlı devletinin karşısına. (Agâh Sırrı Levend bu konuda bilgi veriyor.) (2) Uygarlık, hele bilim, «terimsiz» alınamaz. Bunları almak zorunlu olduğuna göre, ne yapılacaktır? Osmanlı uygarlığı, bu noktada, asıl eksikliğinin bilincine varmalıydı: Kelimelerin yetersizliği, dilin yetersizliği değildi söz konusu olan. Birkaç yüzyıldır bu biçimde düşünmemişti Osmanlı uygarlığı. Dolayısıyla eksik olan bir kavramın adı, kelimesi değil, kavramın kendisiydi. Bu tarihlerde, «kavram» kavramını karşılayacak bir kelime bile bulunmadığını hatırlayalım -ya da, Muallim Naci'nin «tenkid mi demeli, «intikad» mı tartışmasını. Ne deneceği o kadar önemli değildi. 0 kavramın kendisi oluşmamıştı henüz (şimdi buna «eleştiri» diyoruz da, «eleştiri» yaparken gerçekte ne yaptığımız hâlâ şüpheli). Bu yeni «ıstılah»lar Arapça'dan mı bulunmalıydı? Yoksa Ali Suavi'nin dediği gibi Batı dillerinden Türkçe telaffuza uydurularak mı alınmalıydı? Tanzimat döneminde, bu gibi kavramlara Türkçe karşılık aranacağının pek akla gelmediği görülüyor. Bu sorun karşısında da, en önemli iş yapan, resmi bir kuruluş, «Terceme Odası» oldu. Pek çok Osmanlı aydını bu kuruluşta yetişip «aydın» olmuştur. Türkçe'nin söz konusu durumunda, yabancı dil bilmek aydın olmanın ilk ve zorunlu koşulu haline gelmişti.
Tanzimat'da edebiyatçılar da devlet gibi, «kamuoyu» ile karşı karşıya geliyorlardı. Dolayısıyla dil konusunda onlar da benzer bir tutum benimsediler. Hele tiyatro ve roman gibi, sayısı görece çok alıcılara hitap etmesi gereken türlerde, konuşma dilinin söyleyişini egemen kılmaya çalıştılar. Gene de, gerek romanda, gerekse tiyatroda sık sık başvurulan «tirad»larda, dil hemen ağdalanıyor, yapaylaşıyordu («resmi duygulara» hitap eden «resmi duygu dili»). Bu dönemde yapılanlar, daha sonrakilere göre çok küçük çaplı diye küçümsenebilir; ama atılan adımlar önemli ve belirleyiciydi. Tarihi doğrultuya uygundu. Latin alfabesinin alınıp alınmaması bile bu dönemde tartışıldı (tabii «hezeyan» niteliğinde birçok şey de söylendi).
Tarihe ve edebiyata Türkçe'nin özleşmesi perspektifinden bakanlar, bu dönemi izleyen Edebiyat-ı Cedide hakkında olumsuz yargılara varırlar. Gerçekten de, bu akımın başlıca temsilcilerinin kimsenin bilmediği sözlüklere dalıp çıkarak ölü kelimeler bulmaları, bunları estetik bir matahmış gibi şiirlerinin orasına burasına tıkıştırmaları onaylanacak bir şey değildir. Ama, uygulamadaki yanlışlarına rağmen teoride doğru bir şeyi savunuyordu Servet-i Fünuncular. Özellikle şiirde, kelimenin önemine işaret ediyor, kelimenin çağrışımsal sıcaklığının şiir için vazgeçilmezliğini öne sürüyorlardı (bunun için sözlükten ölü kelime avlamak ne kadar geçerlidir, o da ayrı konu). Bu iddiaları bugün şöyle özetleyebiliriz: temelde toplumsal bir dava olan dilsel «özleşme» edebiyat anlatımına yatkın olmayan bir dil yaratabilir; yani, dilin anlatım imkanlarını yoksullaştırabilir. Gelgelelim, bu edebiyat ve şiir akımının, herhangi bir dışsal zorlamaya aldırmadan dili istediği gibi kullanmasına rağmen ortaya doğru dürüst bir estetik nesne çıkaramamış olması da ilginçtir.
Necib Asım'ın Türkçeciliği, olayın Tanzimat döneminde aldığı boyutları aklı başında bir biçimde özetler: "Yalnız istediğim, özendiğim şey Türkçemizin mütemeddin bir kavm lisanı olduğunu ve terakkiyatına himmet olunursa bugünkü Avrupa lisanlarından aşağı kalmayacağını ispattı. Hatta safi Türkçe birkac makale yazışım da o maksada mebni idi. Bunu görenler lisanımızdan, bütün Arabiden, Farisiden, Avrupa dillerinden aldığımız kelimeleri çıkarıp yerine Çağataycadan, Kıpçakcadan, Özbekçeden, Azerbaycandan vesaire kelime koymak istiyorum sandılar. Hatta o fikri de beğenerek münasib görenler ve «mektup» yerine «bitik» yazanlar da bulundu. Yine tekrar ederim, fikr ü nazarım hiç de öyle değildir. Özendiğim şey, bugün Osmanlıların, amma haniya terbiye ve malümatı orta halli olanlarının hepsine yazdığımızı anlatacak bir lisan kullanmaktır. Arabi ve Farisi'den aldığımız kelimelerin lüzumlularını, taammüm edenlerini çıkarmak lisanı züğürtleştirir. Bunlardan fakat makul bir surette iktibas etmemek öyledir. Hatta Avrupa lisanlarından da almamakta taassub göstermek yine öyledir. Şimdiye kadar, yani edebiyat-ı cedidemizin teşekkül tarihinden bu ana kadar lisanımızda kullandığımız bu kelimeleri ibkaya mecburuz: bunların da içinde şu son zamanlarda kullanılmaz derecesine kadar gelenler vardır, onları da artık kaale almamak lazım. Arabi, Farisi terkiblerden mümkün mertebe sakınılabilir. Yahut İranlılar gibi mutabakat filan kaideleri atılır, Türkçenin hakimiyeti gösterilir. Avrupa lisanlarından da kelime almaya mecburuz. Bugün posta ve telgraf, telefon, fotoğraf, kronometre gibi ulum ü fünuna sanayi ü bedayia ait kelimelere mukabil Arabca veya Farisi'den karşılık arayacağımıza, o suretle kamuslar ferhenkler karıştırarak kıymetli vakitlerimizi geçireceğimize bunları olduğu gibi kabul etmeliyiz." (3)
Türkçe üzerine bilimsel bir makale: TÜRKÇE SORUNU - 2
MEŞRUTİYET DÖNEMİNDE
Meşrutiyet ise, yüzeysel bir bakışla, Tanzimat'da başlayan sadeleşmenin daha ileri bir aşaması olarak görülebilirse de, aslında bu dönemde yeni bir öğe soruna eklemlenmiştir. Bu, yeni bir biçimde tanımlanan ulusçuluk öğesidir. Gerçi Necib Asım da, Türkçe'nin Avrupa dillerinden aşağı kalmayacağını kanıtlamak isterken ulusçu denebilecek bir tavır gösteriyor. Ama Necib Asım ulusu ırk temeline göre tanımlamıyor. Dildeki yabancı kökenli kelimelere karşı aldığı «liberal» tavır da buradan kaynaklanıyor. Oysa II.Meşrutiyet ulusçuluğu, artık «ırk» öğesini de içermektedir. DoIayısıyla dilin arılığı, dilin yetkinliğini karara bağlamada başvurulacak ana ölçüt olmaya başlamaktadır. Aradan geçen zaman içinde toplam ideoloiik atmosfer değiştiği için Tevfik Fikret ve Halit Ziya gibi, ağdalı Osmanlıcalarıyla ünlü eski Servet-i Fünuncular bile sözgelişi Mehmet Emin Yurdakul'un şiirlerini övmekte (kullanılan dille şiirsel değer arasında bir ayrım yapmayı da unutarak) ve akımın daha da genişlemesini dilemektedirler.
Bu yeni ulusçuluğun olumlu bir yanı, Türkçe kökenlerin yeniden canlandırılması gereğini hatırlatmış olmasıdır. Örneğin, yukarıdaki alıntıda «fotoğraf» gibi kelimeler için Arapça ve Farsça sözlük karıştırmanın gereksizliğine değinen Necib Asım, bu dönemde, "Bize kalırsa gerek kelime gerek ıstılah bulmak içün ibtida Türkçe lehçeleri karıştırmalıyız," (4) diyor. «Sergi» dururken «meşher» demenin anlamsızlığını vurguluyor. Öte yandan, bugünkü özleşmecilerin «Osmanlı uzlaşmacılığı» diyeceği ılımlı tutumundan da vazgeçmiyor. Örneğin: (...)" «kongre» sözü cümlenin bildiği bir kelimedir. Bunun yerine «mü'temer» kelimesini sokuşturmakta bir mana tasavvur edemiyoruz." (5)
Irk kavramını o güne kadar görülmemiş bir biçimde vurgulayan yeni milliyetçilik akımı, başlangıçta çok belirgin değildi. Daha çok Selanik çevresinde uyarlı bir ideoloji görünümü almaya başlıyordu, Ziya Gökalp'le birlikte Ömer Seyfettin de bu anlayışın ilk bilinçli sözcülerindendi. Genç Kalemler çeşitli alanlarda ve bu arada dil alanında yapılan tartışmalarda bu kimliğini zaman içinde ortaya koydu. Bu kimliğin bundan sonraki tartışmalarda ağırlık kazanmasında politik-tarihi gelişmelerin de payı oldu. Özellikle Balkan Savaşı, Türklük kökenine bağlı bir milliyetçiliğin Osmanlı ufku içinde daha gerçekçi ve daha sağlam temele dayanan bir ideal gibi görünmesini kolaylaştırmıştı. Osmanlı aydınları, dil sorununu, darda kalmış Osmanlı devletinin başka sorunlarından ayıramıyorlardı ve böyle olması herhalde anlaşılır bir şeydi. Dolayısıyla özellikle Meşrutiyet döneminden sonra Türkçe, Türkiye'yi ilgilendiren çeşitli sorunların, bunların ideolojik yansımaları olan çeşitli «sorunsalların» bir parçası oldu. Uluslaşma, uygarlaşma gibi temel sorunsallar dil konusunda belirli tavırları da zorunlu olarak içermeye başladılar. Örneğin Balkan Savaşı öncesinde kurulan Türk Derneği'nin tüzüğünün ikinci maddesi, dil sorunuyla uyanmaya başlayan ulusçuluk bilinci ve ayrıca öteden beri süregelen «uygarlaşma» özlemi arasındaki bağları gösterir:
"Cemiyetin maksadı Türk diye anılan bütün kavimlerin mazi ve haldeki asar, ef'al, ahval ve muhitini öğrenmeğe ve öğretmeğe çalışmak, yani Türklerin asar-ı atıkasını, tarihini, lisanlarını, avam ve havas edebiyatını, etnografya ve etnolocyasını, ahval-i içtimaiyye ve medeniyyat hazıralarını, Türk memleketlerinin eski ve yeni coğrafyasını araştırup taraştırup ortaya çıkararak bütün dünyaya yayıp dağıtmak ve dilimizin açık, sade, güzel, ilim lisanı olabilecek surette geniş ve medeniyyete elverişli bir dereceye gelmesine çalışmak, imlasını ona göre tetkik etmektir." (6)
0 gün yaşayan Osmanlı aydınının dolaysızca gördüğü durum, eski imparatorluğun «elden gidişi»dir. Yüzyıllardır yüzü Batı'ya dönük duran Osmanlı devletinin bu konumu ile Batı'ya üstün gelme umudu kalmamıştır. Ancak, bu ezikliği duymakta olan bu aydın, aynı zamanda bir vakitlerin güçlü bir imparatorluğunun gururlu mirasını da varlığında yaşatmaktadır. Bu nedenle, Batı karşısında yenilmeye karşılık yeni bir alanda büyümeyi düşlemektedir (İmparatorluk geçmişi olmayan bir başka yoksul ülke, örneğin bir, Nijerya ya da Kongo, ezikliğine karşı tepkisini bir imparatorluk kurma özlemiyle dengeleyemezdi. Bu yeni alan belli ki Doğu'dur. Yani, ya İslam, ya da Türklük temeline bağlı olarak büyümek ve Batı'nın gücüne karşı böyle bir yeni güç kazanmak, o günün aydınlarına çekici bir hedef gibi görünmeye başlamıştır. Dil de, işte bu çok kendine özgü «sorunsal» ın bir parçası haline gelmektedir. Doğal olarak, İslamcı büyümeden yana olanlar Osmanlıca'nın bileşiminden çok şikayetçi değilIerdir. Türklüğü temel alanlar ise bu dilsel yapıyı uzun vadeli amaçlarına bir engel gibi görme durumundadırlar.
Tartışmalar ilerledikçe, bütün bu ütopyaların gerçekleşmesinde dilin çok büyük bir payı olacağı inancı da derinleşti. Dili bir «iletişim aracı» olmaktan çıkarıp bir büyük sosyo-politik ütopyanın aracı haline getiren Osmanlı aydınları, istedikleri dilsel değişimin gerçekleşmesiyle birlikte hedeflerine çok yaklaşacaklarını sandılar. Örneğin bir İzmir gazetesine yazı gönderen Mehmet Şükrü adlı biri, bu özlemleri net bir şekilde dile getiriyor (daha sonra, Ankara'daki ilk BMM'nde «ikinci grup» üyeleri arasında yer alan Mehmet Şükrü olabilir):
"Yeni lisan muarızları bilsinler ki yazıları, fikirleri, Türklük muhitinin bir milimetre ilerisine bile geçemiyor. Onun için ıktıza ederdi ki lisanlarında ve duygularında bir asalet; Türklük asaleti bulunsun. (...)
Ölü mezarları önünde huzu ve huşu ile eğilen, harbin tehlikeli meydanlarında telaşsız atlar oynatan, en büyük birkaç milleti mahvedecek kadar cesim felaketlere cesur ve mütehammil göğüs gererek büyük Türklüğü şimdiye kadar, kısmen olsun, niçün ifade edemediler? Niçün neslimizin bu büyük seciyyeleri kalemlerinden bir türlü akmak istemiyor? Tegannisiyle milleti harekete getirecek şarkılar nerede? Cenk meydanlarına, düğüne gider gibi, şen ve beşuş koşan erlere şimdiye kadar hangi türküleri terfik edebildiler? Edemediler; çünki yazıları bizim ruhumuzu, Türklük hissimizi okşamıyor, lisanlarını samimi bulmuyoruz." (7)
Bu mantık çizgisi bir hayli ilginç. Epey abartılmış gibi görünse de, sözünü ettiğim çeşitli iç içe geçmiş sorunsalların iyi bir özetini veriyor. Görüldüğü gibi, yazar, Türklüğe özgü duyguları anlatacak bir Türk dili istiyor. Osmanlı yazarları bu duyguları bulamamış ve anlatamamışlar, çünkü ellerindeki dil buna elverişsizmiş. Böyle bir düşünce çizgisinin, dilin «özleşmesi»ni nasıl önemli bir hedef gibi göreceği, bu özleşmeden ne kadar büyük toplumsal sonuçlar bekleyeceği bellidir. Herhalde yaşasaydı, 1981'de dil adamakıllı özleştiği halde örneğin dünya futbol kupası maçlarının hepsinde yenildiğimizi görseydi, buna inanamayacaktı. Çünkü Osmanlı aydının bütüncü zihniyetinde, dilin özleşmesiyle iyi futbol oynama arasında da bir ilişki olmalıdır.
İkinci derecede ilginç bir nokta da yazarın hamasi duygusal retoriği. «Düğüne gider gibi savaşa giden erler», «aziz şehitler» vb. bilinen klişelerle örülen bu retorik, söylemi kullanananı dokunulmaz bir noktaya koyuyor. Buradan, kendisi gibi düşünmeyenlere yönelteceği suçlama, «hiyaneti vataniye»den aşağı olamaz. Osmanlı aydınının aynı bütüncü zihniyeti farklılığa bir açıklama bulamadığı için, kendi haklılığına inandığı ölçüde muhalifinin ihanetine de içtenlikle inanır. Hoşgörüsüzlüğümüzün temeli de herhalde burada yatmaktadır. Bu yüzden tartışmaz savaşırız, eleştirmez kahrederiz.
BALKAN SAVAŞI VE TÜRKÇECİLİK
Balkan Savaşı'nın Türkçeciliğe hız verdiğine değinmiştim. Bu da, daha karmaşık blr gelişmenin içinde bir öğeydi. Örneğin bu dönemde İttihat ve Terakki halkın milliyetçiliğini körükleyecek bir edebiyat yaratılmasını istemiş ve vazarlara bolca para vererek böyle bir edebiyatın kurulmasını sağlamıştı. Savaş sırasında görece bağımsız denecek birçok dergi kapanmış, buna karşılık devletin çıkardığı dergilerde devletin istediği edebiyat yapılmıştı. Bu durum, Türkiye tarihinde politik yapının genel kültürel yapıya müdahale ve onu belirleme biçimlerini göstermesi bakımından ilginçtir.
Balkan Savaşından sonra yayımlanmaya başlayan Türk Yurdu ve Türk Sözü gibi dergilerde, oldukça doğal bir gelişmenin sonuçlarıyla karşılaşırız. Savaş milliyetçilikle birlikte bir tür popülizm de yaratmıştır - savaşta halk gerekli olduğuna göre, böyle olması doğal. Popülizm ise, dilde de sadeleşmeye gitmek zorundadır. Nitekim Türk Yurdu'nun çıkış gerekçesi olarak yazılan yazı, Türk halkının ağzından yazılmıştır ve aydınları suçlamaktadır:
"İbtida bana bir dil, bir edebiyyat lazım. (...) Eski yıpranmış âletlerimi atarak yeni makinalar kullanacağım. Toprak sürmeyi, hayvan beslemeyi, köy idare etmeyi, yol yapmayı, mekteb açmayı öğreneceğim. Gizli duygularımı, şuursuz mefkûrelerimi kalbimden çıkararak ortaya koyacağım. Dinimin esaslarını bularak gerçekten islam ümmeti olacağım.
Bu işi yapmak için bu gördüğünüz aç, çıplak, sıtmalı oğullarımla, zavallı, yoksul kızlarımla çalışmaya niyyet ettim. Siz de benim evladlarım değil misiniz? Siz de yapma dilinizi, yalancı bilgilerinizi, boş ve faidesiz gururlarınızı bırakarak bana gelir, benimle beraber çalışır mısınız?" (8 )
Bu tipik «Jakoben» söylemde, aydın, halk adına konuşup halkın ihtiyaçlarını dile getiriyor. Halk şu anda «gizli duygular» ve «şuursuz mefkûreler»le dolu. Bu sözleri onun ağzından söyleyen aydınlar her nasılsa o mefkûrelerin ne olduğunu biliyorlar. Böylece, bu potansiyelin gerçekliğe dönüşmesi, o aydınların dediklerinin olmasıyla mümkün. Halkın ne istediğjni böyle iyi bilen, onu inatla savunan ve sonuçta «halkın iradesine karşı davranıyor» diye rakiplerini temizleyen bu tür aydınlar ülkemizde hiçbir zaman eksik olmadı. Yalnız talihsizliğe bakın ki, onların halkta böylesine «isabetle tespit ettikleri» özlemleri halk kendisi hiçbir zaman anlayamadı.
Yukardaki metinde, bir kez daha dil sorunu ile kalkınma sorununun kesin bir şekilde özdeşlendiğini görüyoruz. Dilin sadeleşmesi, hem uygarlaşma, hem ulusallaşma için zorunlu görülmektedir. Kapitalizm-öncesi üretim ilişkilerine dayanan, despotik ve bürokratik toplumlarda, halkınkinden ayrı, ağdalı bir seçkin dilinin bulunması, sonra da, modernleşme sürecinde bu dilin «anakronik»leşmesi doğaldır. Ancak, dil değiştirerek bir toplumu kalkındırma ülküsü, o dönemin Osmanlı aydınına özgü bir şey olmalı. Bugün Turgut Özal ihracatı artırmak için bir dil reformuna gerek olduğunu söylese kim bilir ne kadar şaşardık. Ama Türk Yurdu'na yazan aydınlar köylünün makine kullanması ile halkın dilinin değişmesi arasında çok daha dolaysız bir ilişki kurabiliyorlardı.
POLİTİK BİR ARAÇ OLARAK DİL
Hüseyin Kâzım Kadri, büyük bir Turan sorunu çerçevesinde Türk diline şöyle bir gelecek tasarlıyor: "Türkistan-ı Çinî'den Avusturya hududlarına kadar uzanan kıtaat-ı vesi'ada mutemekkin akvam-ı Turaniyye arasında münasebet-i siyasiyye husulünü te'min etmek üzere Türk lisanının muhtelif lehçelerini birleştirmek lüzumunu bu gün değilse bile yarın bütün şiddetiyle hissedeceğiz: çünkü her kavm ve millet günün birinde kendi lisanı etrafında toplanmağa mecburdur. (...) bu muhtelif lehçeler arasında daha ziyade rikkat ve nezaket kesbeden Osmanlı Türkçesini Türkistan'ın her tarafında umumi bir lisan-ı edebî ve fennî ve millî olmak üzere kabul etmek daha muvafık olur sanırım." (9)
Burada da dil, Türk ırkının politik birleşmesinin sağlanması için gerekli bir araç. Yazar, olayı biraz da kendinden yana yontup, kendi bildiği Osmanlı Türkçesi'ni böyle bir birleşmenin temeli olarak kabul ettirmek istiyor. Türkçe'nin özleştirilmesinin bugünkü aşamasına vardığımızda, Asya'daki Türklerin dillerinden daha uzaklaşmış durumdayız oysa.
Aynı dönemde İkbal gazetesinde çıkan bir yazıda, Türkçe'nin sadeleşmesi konusunda ağırlığın, bir iletişim aracı olarak dil anlayışından, ulusallığın asli öğesi olarak dil anlayışına doğru kaydığı açıkça görülmektedir:
"Bir dilin avam tarafından anlaşılıp anlaşılmaması meselesi bizce gayet mühim olmakla beraber, ikinci derecededir. Birinci derecede «milliyet» hususu gösterilebilir, zannederiz. Bu «milliyet» ise «Türklüktür». Madem ki bu millet Türktür. Öyle ise anın Türkçe öz dili olmalıdır. Bu anın varlığına, namusuna tealluk eden birinci hassasıdır. (10)
Bu kayma, stratejik bir öneme sahiptir. Bundan sonra, dilsel «kullanım», dilciler için bir ölçüt olmaktan çıkacaktır. Bunun yerine halktan ve halkın dili kullanımından bağımsız, şu veya bu bu biçimde tanımlanmış bir «dilsel doğruluk», dil çalışmalarında kılavuz durumuna gelebilir. Bu «doğruluk», kitle kullanımından kaynaklanmadığına göre, küçük bir uzman grubunun saptadığı bir şey olacaktır. Eğer ortada birden fazla uzman grubunca temsil edilen ayrı görüşler varsa, bunlardan hangisinin akademik dil çalışmasına yön vereceği -Türkiye gibi bir ülkede- bir politik denge sorunudur. Nitekim, Balkan Savaşından sonra kurulan, Maarif Nezaretine bağlı «Istılahat-ı ilmiyye encümeni», dilsel doğruluğun bir ölçütünü vurgulamıştır; Ziya Gökalp'ın alaylı bir şekilde aktardığı bu anlayış, ortodoks gramerciliğin, Osmanlıca gibi karma bir dille karşılaşması nedeniyle saçmalık derecesi artmış, «absurd» bir biçimidir; Türkçe'nin serüveni içinde daha sonra başka «dilsel doğruluk» ölçütleri de dile uygulanacaktır, ama temeldeki tavırda değişen fazla bir şeyyoktur. Gökalp hikayeyi şöyle anlatıyor:
"Bir zamanlar Darülfünun'da, felsefî ıstılahları tayin ve tesbit etmek üzere ilmî bir encümen teşekkül etmişti. Bu encümende fesahatçılardan biri «dikkat» kelimesinin «attention» mukabili olamayacağını ileri sürdü: Gûya «dikkat» kelimesi, «dakikince» sıfatından iştikak ettiği içün «incelik» manasına imiş. Bu iddiaya karşı «incelik» kelimesi lisanımızda varken, bu manaya delalet eden «dikkat» kelimesine ihtiyacımız yoktur. Fakat, halkın kullandığı manada olmak üzere, bu kelime lisanımızın atılması mümkin olmayan elzem bir unsuru olmuştur, denildi. Fakat, mu'tariz kabul etmedi: «Dikkat» kelimesi daima «incelik» manasına kalacaktır. Halkın kullandığı tabirleri, ilim kabul edemez. Doğru olan kelimeler, kelimelerin eski şekilleridir. Kelimelerin hakikî manaları, isti'malle değil, iştikakla bilinir. Binaenaleyh «attention» kelimesine başka bir mukabil aramalıdır, cevabını verdi. Bu esasa istinadan, fesahatçılar «attention» kelimesine mukabil aramağa başladılar. Birisi «tahdik» kelimesini ileri sürdü, bir diğeri «iltifat» kelimesini teklif etti. Güya «tahdik» kelimesi, «gözbebeği» manasına olan «hadeka»dan gelirmiş. Dikkat de bilhassa âmil olan gözbebeği imiş. «İltifat»ın Arabcadaki manası da «göz ucu ile bakmak»mış, «iltifat»ın lisanımızdaki manası başkadır denildi. «Öyle şey olmaz, Arabca, Acemce kelimeler bizim lisanımızda kadim asaletlerini ve fesahatlarını muhafaza edeceklerdir. Avamın cehaletle yaptığı tahriflere galatat denilir. Bunların hepsini terkederek, kelimelerin kadim ve fasih şekillerine rücu etmek lazımdır» diye cevap verildi." (11)
lonesco'yu hatırlatan bu küçük senaryoda «doğruluk» ölçütünün kullanım (istimal) değil de etimoloji (iştikak) olduğunu görüyoruz. Öz Türkçecilerin tersine bu encümenin bazı üyeleri dilimizdeki Arapça ve Farsça kelimelerin kendi eski özlerine (kadim asaletlerine) uygun kullanılmasını istiyor. «Halkın kullandığı kelimeleri ilim kabul edemez». Temel felsefe bu. Böylece, «dikkat» yerine «iltifat» demek gerekiyor. Örneğin askerlikte, komutan gelirken çavuşun birliğe «iltifat!» diye bağırdığını düşünebilirsiniz; buna benzer pek çok saçmalık düşünebilirsiniz. Ama encümen üyeleri bu gibi şeyleri «iltifata almıyor»; çünkü onlar daha yüksek bir otorite tarafından, halka bir dil yapmak ve dikte etmekle görevlendirilmişler. Bu işi yaparken, «avamın galatat»ının ayaklarına dolanmasına izin vermeye hiç niyetleri yok. Doğru dili encümen temsil ettiğine göre, halkın da halt etmeyip onların istediği gibi konuşması gerek.
İttihat ve Terakki'nin politikalarını belirleyen önde gelen kişilerin çoğu «Türkçü» akıma öncelik tanıyordu. Ama Osmanlı devletinin gerçeklikleri onları da daha uzlaşmacı olmak zorunda bırakmıştı. Bu yüzden, dil konusunda devlet katından başlayan çok radikal bir girişim olmadı. Kısa süre sonra Birinci Dünya Savaşı'na katıldığımız için zaten yığın'a acil iş çıkmıştı. Savaştan sonra, ülkeyi bu felakete sürükleyen İttihatçılar kaçarken, onların temsil ettiği ideoloji de gözden düşmüştü. Bundan sonra dil sorunu gene tartışıldı, ama Atatürk'ün kesin bir hareketi başlattığı ana kadar görece durgun bir dönem geçti. Bu ana gelmeden önce, Türkçe konusunda oldukça derli toplu bir görüş sunabilen Ziya Gökalp'ın önerilerine kısaca göz atalım.
«Ay», «Kamer», «Mah» gibi aynı anlama gelen kelimelerin fazlalık olduğunu, bunlardan Türkçe olanların saklanıp ötekilerden vazgeçmek gerektiğini söyler. Bu gibi kelimeler arasında bir nüans oluşmadıkça, gerçekten de varlıkları dil açısından bir zenginlik değil, sadece bir yığılmadır. Öte yandan, «kameriye» veya «mehtap» gibi, bu kelimelerden türemiş başka kelimeler Türkçe'de hâlâ var, «tasfiyeci» bir anlayışla bunları da silip atmak istemiyorsanız, kalacak da. Ama bir dili konuşan herkes, kullandığı kelimelerin etimolojisini bilmek zorunda olmadığı için, bu da büyük bir sorun değil.
Gökalp, eskiden Türkçe'de varken unutulmuş, canlılığını yitirmiş kelimelerin diriltilmesine çalışmayı anlamsız ve gereksiz bulur. Oysa bu gibi kelimelerden canlanabilenleri (hatta Gökalp'ın örnek diye verdiklerinden bazıları) olmuştur. Gökalp bunu bir zorlamaya karşı söylediği halde, bir kural formülasyonu yaptığı ölçüde belki kendisi de bir zorlama içindeydi. Bu tür kelimelerin önerilmesinde -olay bir öneriyi aşıp bir dikte etme biçimine dönüşmüyorsa- herhalde bir sakınca yoktur. Nitekim yeni Türkçe bu yoldan önemli ölçüde zenginleşmiştir.

Yazınsal Dilbilim ve Bir Öykü - Yöntem ve Uygulama
Aysu Erden
Giriş
Öykü yazarı öyküsünün metnini oluştururken, öyküde yer alan katılımcılar, süreçler, olgular ve bunları etkileyen koşullarla ilgili kimi anlatıbirimler (narrative units) oluşturur. Bu anlatıbirimler, öykünün yüzeysel yapısına yazarın seçtiği bir dizi dil kullanımları aracılığıyla yansır. Bu dil kullanımları sözcükler, sözcük öbekleri, tümcecikler, tümceler kimi zaman da tümce öbekleridir. Anlatıbirimlerinin kimileri içlerinde sözkonusu öykünün derin yapısının oluşmasında etkin olan belirli toplumsal ideoloji, politika, kültür ve inançları barındırır. Yazarın kendine özgü varsayımları, inançları ve düşünceleri doğrultusunda biçimlendirdiği bu tür toplumsal etkenleri öyküsüne yansıtma biçimlerini bulmak için, bunların öyküde nasıl bir çerçeveye yerleştirildiklerini incelemek gerekmektedir. Her kısa öyküde süreç, katılımcı ve koşul gibi olguları niteleyen roller vardır. Bu rollerde diğerleri gibi öykünün yüzeysel yapısında, ayrıca, sözkonusu süreç, katılımcı ve koşulları birbirleriyle kaynaştırmanın yollarını yansıtan farklı dil kullanımları da bulunmaktadır. Ve, ile, gibi, -den sonra/önce, çünkü, ama, kadar vb. öncelik-sonralık ya da nedensellik, amaç, sonuç belirten kaynaştırma yolları, geçişlilik seçimleri olarak da adlandırılabilir. Bunların saptanıp incelenmeleri gerekir, çünkü öykünün içindeki süreç, koşul ve katılımcıları oluşturan dizgelerin anlaşılmasında ayrı bir öneme sahiptirler. Böyle bir incelemede, öyküleri oluşturan tümcelerin birbirleriyle olan ve bu tümcelerin onların içinde kurucu öğeler olarak bulunan sıralı, niteleyici ve içeyerleşik tümceciklerin kendi aralarında bulunan ilişkileri yöneten kurallara ilişkin çözümleyici bilgiler, yazınsal dilbilimin temellerini oluşturur: Diğer bir deyişle, yazınsal inceleme ve eleştirinin temelini oluşturan böyle bir dilbilimsel yaklaşım yazınsal dilbilim olarak da adlandırılabilir (Berry, 1975: Vol 1, 149 ff. s: 151).
Böyle bir yöntem okuyucuyu "Kim kime ne yapıyor? Nasıl? Neden? " sorularının yanıtlarını aramaya yöneltmektedir. Bu yöntemin temelinde, anlamların tümceciklerin içinde süreçler halinde yerleşik olduğu varsayımı yatmaktadır. Dolayısıyla da tümceciklerin, metnin oluşturulmasında, anlaşılmasında ve yorumlanmasında önemli bir yere sahip olduğu düşünülmektedir. Çünkü içlerinde bir ya da daha fazla tümcecikler bulunan bileşik, karmaşık ve bileşik-karmaşık tümceler, yazarın inanç ve ideolojileriyle ilgili süreç ve olguların zaman ve mekan içinde birbirleriyle nasıl öncelik-sonralık ve neden-sonuç ilişkilerinin içinde olduklarını yansıtmaktadırlar. Bu tür tümceler kendi içlerinde her biri birer süreç ve olgu belirten eylem ve adlar bulunduran tümceciklere sahiptirler. (Erden, 1998: 44-45)
Amaç ve Yöntem
Bu araştırmanın amacı, kısa öykünün metnini oluşturan bileşik ve karmaşık tümceleri oluşturan tümceciklerin, içlerinde barındırdıkları yüklemler aracılığıyla kimi süreç ve olguları nasıl yansıttıklarını ve nasıl bir çerçeve içine yerleştirildiklerini saptamaktır. Öyküdeki bu süreçleri, olguları ve içinde bulundukları çerçeveleri keşfetmek, okuyucuyu ya da eleştirmeni, öykünün derin yapısında bulunan toplumsal ideolojilere, inançlara, kültüre ve insani ilişkilere götürecektir. Öyküde süreçleri keşfetmek için önce Burton'un (1982) daha sonra ise Weber'in (1992) önerdiği yöntemler Buket Uzuner'in (1998) Güneş Yiyen Çingene adlı öyküsüne uygulanacaktır. Sözkonusu yöntemler şöyle özetlenebilir:
I- Öyküde Süreçler (Burton, 1982:199)
1. Harekete yönelik maddi süreçler
A. Amaca yönelik maddi süreçler
B. Koşulları değiştiren hareket süreçleri
C. Olayları yansıtan maddi süreçler
2. Katılımcılarla ilgili zihinsel süreçler
A. Katılımcıların iç dünyalarını yansıtan zihinsel süreçler
a. Algılama süreçleri
b. Tepkisel süreçleri
c. Bilişsel süreçler
B. Katılımcıların dış dünya ile ilgili ilişkilerini yansıtan zihinsel süreçler
3. Katılımcılararası ya da katılımcılar ile olgular arasındaki ilişkileri yansıtan süreçler
II. Öyküde Olgular (Weber, 1992:33-36)
Öyküde henüz gerçekleşmemiş olan olguları yansıtan anlatıbirimlere işaret eden dil kullanımlarının saptanması.
1. Açık olan birimler
A. Kiplik bildiren birimler
B. Olumsuzluk bildiren birimler
2. Örtük olan birimler
A. Önsayıltı bildiren birimler
B. Çıkarımlar sonucu ortaya çıkan birimler
Bir Öykü ve Uygulama
Bu yöntemlerin bir öyküye nasıl uygulanabileceği, öyküden seçilen örneklerle açıklanmadan önce, yüzeysel yapısını çoğunlukla bileşik ve karmaşık tümcelerin oluşturduğu öykünün konusuna kısaca değinmek yerinde olacaktır. Uzuner, öyküsünün baş kişisi olan Oğuz'un ağzından, çocukluk, delikanlılık ve orta yaş dönemlerindeki kimi özlem ve deneyimlerini, yaşamına giren ve onu çok etkileyen üç kadınla (annesi, karısı ve siyah saçlı genç bir kadın) olan ilişkilerini geriye dönüş ve iç hesaplaşma yöntemiyle ve birinci şahıs tekil kişi anlatımıyla okuyucuya anlatmaktadır.
I- Öyküde Süreçler
A. Amaca yönelik maddi süreçler
ÖRNEK 1: (1a) Köyün sevilen Seniha Ebe'sinin yetim oğlu sünnet oluyor diye (1b) büyük bir şenlik kurulduydu. (2a) Kaymakam Bey ve ailesi bile geldi diye (2b) yer yerinden oynadı. (100)Örnek 1'deki birinci tümcecik (1a) amaç, ikinci tümcecik (1b) ise bu amaca yönelik maddi süreci (şenlik kurulması) belirtmektedir. İkinci tümcedeki birinci tümcecik (2a) amaç, ikinci tümcecik (2b) ise bu amaca yönelik maddi süreci (yer yerinden oynadı) belirtmektedir.
B. Koşulları değiştiren hareket süreçleri:
ÖRNEK 2: (1a) Nasıldı (1b) tanrıyken acaba?.. (2a) Allah onun yerini alınca (2b) üzüntüsünden mi yuvarlanıp kızardı acaba? (101)
ÖRNEK 3: (a) Güzel bir kadına rastlamak insanı etkiler (b) ama aynı güzel kadına onun en diri hareketli ve zincirlerinden boşanmış halinde rastlarsanız (c) çarpılırsınız. (102)Örnek 2'de, (2a) koşulu değiştiren hareket belirten, (2b) ise değişen koşulun sonucunu sorgulayan tümceciklerdir. Örnek 3, dört tümcecikten oluşan bir tümcedir. Bu örnekte, tümcecik (b), tümcecik (a)'nın içinde bulunan olguyu değiştiren koşulu yansıtmaktadır. (c) ise değişen koşulun neden olduğu sonucu belirtmektedir.
C. Olayları yansıtan maddi süreçler:
ÖRNEK 4: (a) Ege sıcağında ter içinde entarili bedenim bacaklarımın arasında bana ko0mik, bir o kadar da hazin görünen sargılanmış (b) acılar içinde sünnet edilmişliğim. (100).
ÖRNEK 5: (a) Tüm erkeklerin sünnet olması gerektiğine (b) kesinlikle inanmışım. (100).4. ve 5. Örnekler, her biri içinde iki tümcecik barındıran karmaşık tümcelerdir. Sözkonusu tümcecikler ayrı ayrı olayları yansıtmaktadırlar:Örnek 4 (a) Sargılanma olayı (b) Acı ve sünnet edilme olayıÖrnek 5 (a) Sünnetin gerekli oluşu (b) Gerekliliğe inanış olayı
2. Katılımcılarla ilgili zihinsel süreçler
A. Algılama süreçleri
ÖRNEK 6: (a) Her annenin olduğundan (b) iki kat daha güzeldi. (100).
ÖRNEK 7: (1) Yirmi altı yaşında, siyah saçlı bir kadın. (2) Güzel mi? (3) Bilemiyorum. (4) Bence çok güzel. (5a) Başkalarına nasıl görünür (5b) bilmiyorum. (103).Örnek 6'da, (a) ve (b) tümcecikleri Küçük Oğuz'un iç dünyasında annesini nasıl algıladığını yansıtmaktadır. Örnek 7'de beşinci tümceyi oluşturan tümcecikler (5a) ve (5b) Oğuz'un orta yaş döneminde karşılaştığı genç kadını algılayış biçimini ve bunu sorgulayışını yansıtmaktadır.
b. Tepkisel süreçler
ÖRNEK 8: (1a) Okul sevdiklerimle arama giren (1b) bir kurumdu...(2a) Sevemedim (2b) sıralarda oturup sınırları belirlenmiş alanlar içinde (2c) düşünüp konuşmayı. (3a) Alışamadım (3b) kitaplardaki yazıları ezberlemeye... (101)Yine görüldüğü üzere yukarıdaki örnekteki tümceler iki ya da üç tümcecikten oluşmaktadır. Bu tümceciklerin işaret ettikleri tepkisel süreçler şu şekilde açıklanabilir: (1a), (2a) ve (3a) Oğuz'un okula gösterdiği tepkilere (araya giren, sevemedim, alışamadım) (1b), (2b), (3b) ise bu tepkilerin nedenlerine işaret eden tümceciklerdir. Bu örnekte tepkiler, tepkilerin nedenleriyle birlikte tepkisel süreçleri oluşturmaktadır.
c. Bilişsel süreçler
ÖRNEK 9: " Erişemeyeceğin şeyleri isteme Oğuz" sesiyle annemi hala tepemde hissedip, ancak kitaplar okurken, ancak onların geniş alanlarında ferahlayıp, ancak o zaman anneme kaş çatabiliyorken,- Durun! Yaşatın düşlerinizi. Her yaşta herkesin düşleri olmalı. Düşlerini öldüren insan diri gömülmüştür. Artık bir on yıl daha yaşar, böyle ölür giderim derken, - kaldırın başlarınızı, bakın güneş orada. Uzatın elinizi, tutun alın....Tam saçlarımdaki beyazlara, sözlerimdeki dalgın yorgunluğa alışmış, buna uygun bir ruh haline sıkı sıkı provalar yaparken,- Dere boyunda yürüyelim. Dere Boğaz olsun..... Tam İşadamı suratlı, Baba suratlı, Koca suratlı, Güvenilir dost suratlı olarak asık suratlı yaşarken, - Gülmek de ağlamak da yıkar, aklar.... (103).Yukarıdaki örnek, Oğuz'un orta yaş döneminde, Oğuz ile genç kadın arasındaki karşılıklı düşünce alışverişini yansıtmaktadır. Oğuz tam coşku ve umutlarını kaybettiğine inandığı bir zamanda karşılaştığı bu genç kadın tarafından eski coşkusuna kavuşturulmaya çalışılmaktadır.
B. Katılımcıların dış dünya ile ilgili ilişkilerini yansıtan zihinsel süreçler
ÖRNEK 10: (a) Alışamadım... (b) başkalarının doğrularını kabullenmeye. (101)
ÖRNEK 11: (a) Babasız büyüyen çocuklar (b) kavgada babalarına güvenmeyi bilmezler. (99)ÖRNEK 12: (a) Ama unutmayın siz güneşi elinizde tuttuğunuz sürece (b) dünyanın bu yanındakiler karanlıkta kalacaklar. (103)Örnek 10 devrik bir tümce olduğu için tümcecik (b) Oğuz'un tepkisinin nedeninin dış dünyadaki insanlar olduğuna işaret etmektedir. Örnek 11 ve 12'deki (a) ve (b) tümcecikleri arasında eşzamanlı birliktelikler ve koşutluklar bulunduğu, bu birlikteliklerin de konuşan kişilerin dış dünyaları ile olan ilişkilerini yansıtan zihinsel süreçleri yansıttıkları görülmektedir.
3. Katılımcılararası ya da katılımcılar ile olgular arasındaki ilişkileri yansıtan süreçler
ÖRNEK 13: (1a) İzmir bana küçük geldiğinde (1b) yirmi yaşındaydım (1c) ve matbaacılıktan anlıyordum. (2a) Annemi aşıp (2b) İstanbul'a gittim. (102)
ÖRNEK 14: (1a) Bisiklet görüp de (1b) bisiklet istemeyen erkek çocuk yoktur. (99)
ÖRNEK 15: (1a) Gözleri olmayan hiçbir şeyi sevmediğimi (1b) anneme anlattım. (99)Örneklerdeki (a) ve (b) tümceciklerde bulunan katılımcı ve olgular arasında eşzamanlı ilişkilerin olduğu görülmektedir.
II- Öyküde henüz gerçekleşmemiş ya da gerçekleşmesi hiçbir zaman mümkün olmayan olayları yansıtan anlatıbirimleri:
Bu birimler, öykü kişilerinden biri tarafından gerçekleşmesi çok istenilen belirli olay ya da durumların, öykü kişisinin ya da koşulların kimi yetersizlikleri nedeniyle hiçbir zaman değiştiremeyeceği gerçeklere ters düştüğü için, nasıl gerçekleşemediğini betimler. Dolayısıyla da öykünün sanal düzeninde gerçeklerle, gerçeklere ters düşen olgular arasında aykırılık oluşturan bir dünya oluşur. Uzuner'in öyküsündeki bu tür birimleri iki grupta incelemek olasıdır:
1. Açık olan birimler
a. Kiplik belirten birimler
Bu tür birimleri içeren tümceler istek {-AyIm}, koşul {-(y) sA}, zorunluluk {-mAlı}, gücüllük {-(y)AbIl}, söylenti {-mIş}, ve emir kiplerinden birine sahiptir. Belirli bir gerçeği değil de sözkonusu olayla ilgili kişinin, öykü zamanı içinde o gerçeğe aykırı düşecek olan kişisel yorumunu, beklentisini ve düş kırıklığını belirtirler.
ÖRNEK 16: Bu resimlerin ressamını arıyorum, mutlaka bulmalıyım bu güneşleri yapan insanı, bulmalıyım, başka çarem yok. (103)
ÖRNEK 17: - Durun! Yaşatın düşlerinizi. Her yaşta insanın düşleri olmalı. . Düşlerini öldüren insan diri diri gömülmüştür. (102)
ÖRNEK 18: - Kaldırın başınızı, bakın güneş orada. Uzatın elinizi tutun alın. Ama unutmayın siz güneşi elinizde tuttuğunuz sürece, dünyanın bu yanındakiler karanlıkta kalacaklar. (103)ÖRNEK 19: - Dere boyunda yürüyelim, ders Boğaz olsun, çöpler de vapurlar. Yarıştıralım onları. Saçlarını yolan çimler telli otobüsler olsun. Siz dilini yiyen adam ben de Emine abla. (103)ÖRNEK 20: Kocaman gözlü, narin sıpamın yerini alacak canlı bir yaratık düşünemezken akşamları mekanik bir araçla dere kenarında dolaşmak fikri beni ürkütmüştü . (99)
ÖRNEK 21: Yirmi altı yaşında, siyah saçlı bir kadın "artık gitmeliyim" dedi. (104)
ÖRNEK 22: Şaşırdım. Bilemedim. Karıncaları severdim. Kafam karışıktı. Sustum. (99)
ÖRNEK 23: Erişemeyeceğin şeylerden vazgeçmeyi öğren, erkek oldun artık. (101)
ÖRNEK 24: Sevemedim sıralarda oturup sınırları belirlenmemiş alanlar içinde düşünüp konuşmayı. Alışamadım kitaplardaki yazılanları ezberlemeyi, başkalarının doğrularını kabullenmeye. (101)
ÖRNEK 25: ... Ancak kitaplar okurken, ancak onların geniş alanlarında ferahlayıp ancak o zaman anneme kaş çatabiliyorken.. (100)
ÖRNEK 26: -Erişilemeyecek şey yoktur. Her şey insanın kafasında, sakın sınırlama düş gücünü. Çıkart şiirlerini çekmeceden. Uzat elini güneşe.... (104)
ÖRNEK 27: ... Artık çöp yarıştıramayacağım. (104)
ÖRNEK 28: - Başka dersler bulmalısın. Kuruyan her dere, akan bir başka dereye götürmeli seni... (104)Yukarıdaki örneklere bakıldığında, öyküdeki kiplik belirten birimlerin şu şekilde ortaya çıktıkları görülmektedir:
1. Gereklilik : Öyküde gereklilik kipi Oğuz tarafından zaman zaman kullanılmakta ve onun içindebulunduğu durumdan kurtulmak için kendi kendine çare bulma çabalarını yansıtmaktadır: Bulmalıyım, olmalı, gitmeliyim, bulmalısın (Örnek:16, 17, 21, 28)
2. İstek : Öyküde istek kipi sadece Oğuz'un orta yaş döneminde karşısına çıkan siyah saçlı genç kadının söylediği sözleri yansıtan dil yapılarında ortaya çıkmakta ve Oğuz'u özlediği bir birlikteliğe ve coşkuya davet etmektedir: Yürüyelim, yarıştıralım, olsun (Örnek 10)
3. Söylenti : Öyküde sadece bir kez görülen bir kip siyah saçlı kadın tarafından söylenen tek bir tümcede görülmektedir ve Oğuz'u yeniden düş kurmaya yönlendirmek amacıyla kullanılmaktadır: Gömülmüştür (Örnek: 17)
4. Emir : Bu kip öyküde sadece Oğuz'un orta yaş Oğuz'un orta yaş döneminde karşısına çıkan siyah saçlı genç kadının söylediği sözleri yansıtan dil yapılarında ortaya çıkmakta ve Oğuz'u özlediği coşkuya davet yönlendirmektedir: Durun, yaşatın, kaldırın, bakın, uzatın, bakın, tutun, alın, unutmayın, sınırlama, çıkart, uzat (Örnek: 17, 18, 26)
5. Gücüllük : Öyküde gücüllük eki olumsuzluk eki í-mAı ile birlikte, Oğuz tarafından kullanılmakta ve onun gerçekleştiremediği beklentilerini ve umutlarını yansıtmaktadır: Düşünemezken, bilemedim, erişemeyeceğin, sevemedim, alışamadım, çatabiliyorken, erişilemeyecek, yarıştıramayacağım (Örnek: 20, 22, 23, 24, 25, 26)Öyküde sadece yukarıda sözü edilen kipler görülmektedir.
Bu kipleri öyküdeki kişilere bağlı olarak iki ana grupta incelemek olasıdır:
1. Öykünün baş kişisi Oğuz tarafından söylenenleri ve düşünülenleri yansıtan dil yapılarında ortaya çıkan olumsuz gücüllük ve olumluluk kipleri.
2. Öykünün sonunda ortaya çıkan siyah saçlı genç kadın tarafından (baş kişiyi ikna etmek amacıyla) söylenen sözleri yansıtan dil yapılarında ortaya çıkan söylenti, istek ve emir kipleri.Öyküdeki kip kullanımına bakıldığında, öyküde iki dizgenin varlığı ortaya çıkmaktadır.
Öykü kişilerine bağlı olan bu dizgeler şu şekilde görülmektedir:
1. Oğuz beklentilerini gerçekleştirememektedir. Gerekli çözümleri kendi kendine bulmaya çalışmaktadır:
(a) beklentilerin gerçekleşememesi,
(b) Çözüm arayışı
2. Siyah saçlı genç kadın çözüm önermektedir. Ama önce bir örnek verir: " Düşlerini öldüren insan diri diri gömülmüştür." Daha sonra ise birlikte kimi eylemleri gerçekleştirme isteğini dile getirir ve Oğuz'a hareket geçmesi için adeta emir verir:
(a) Örnek,
(b) Birlikte eylem isteği,
(c) Harekete geçme emri
B. Olumsuzluk belirten birimler
Bu tür birimler öykü kişilerinin kişisel beklentilerinin düş kırıklıklarına dönüşmesini ve ulaşılan olumsuz sonuçları yansıtır:
ÖRNEK 29: Yirmialtı yaşında bir kadın. Öldürmemiş çocukluğunu. (104)
ÖRNEK 30: Şiirlerimi çekmecemde saklamıyorum artık. (104)Oğuz, öykünün sonunda, yaşamındaki olumsuzluklara, ulaştığı bir başka olumsuz sonuç sayesinde olumlu yönde son vermektedir. Çünkü artık çocukluk düşlerini yeniden kuracak, yeniden şiir yazmaya başlayacaktır.Öyküde olumsuzluk eki í-mAı gücüllük ekiyle birlikte sıklıkla kullanılmaktadır. Bu durum da, Oğuz'un çocukluk düşleriyle ve beklentileriyle gerçek yaşamın birbirleriyle bağdaşmadığına ve bu durumun onu mutsuz ettiğine işaret etmektedir: Düşünemezken, bilemedim, erişemeyeceğin, sevemedim, alışamadım, yarıştıramayacağım, erişilemeyecek (Örnek: 20, 22, 23, 24, 26)3.
Örtük olan birimler:
A. Önsayıltı belirten birimler
Öyküdeki kimi birimler diğer birimlerin önsayıltısı olabilirler. Örnek 9'da Oğuz2un düşünceleri onun genç kadınla yaptığı konuşmanın önsayıltısı olarak ortaya çıkmaktadır. Aynı şekilde, verilen yanıtlarda ise, konuşan kişinin kimliğini belirten herhangi bir dil kullanımı olmamasına rağmen (adıl, yüklem, ad, vb.) "yirmialtı yaşında siyah saçlı kadın" derin yapıdaki önsayıltı özne (konuşan kişi) olarak ortaya çıkmaktadır.
B. Çıkarımlar sonucu ortaya çıkan anlatıbirimleri
Okuyucu, öyküde anlam açısından varolan kimi boşlukları belirli dil yapılarından kendi bilgi ve birikimlerine dayanarak yaptığı çıkarımlarla dolduracaktır. Kimi anlatıbirimlerin varlıkları öykünün yüzeysel yapısında, dil kullanımlarıyla açıkça belirtilmedikleri için sanki yokmuş gibi görünürler. Okuyucunun çıkarımlar sayesinde bulduğu bu tür yapılar öykü kişilerinin genel özelliklerine katkıda bulunurlar.
ÖRNEK 31: (1) Kaldırın başınızı. (2) Bakın güneş orada. (3) Uzatın elinizi, tutun alın. (4) Ama unutmayın siz güneşi elinizde tuttuğunuz sürece, dünyanın bu yanındakiler karanlıkta kalacaklar. (103)Örnek 31'deki her tümce geniş çağrışım alanları olan (Kaldırın başınızı, güneş, tutun,, güneşi elinizde tuttuğunuz sürece, ve karanlık) anahtar sözcük ve sözcük öbekleri içermektedir. Okuyucu öyküyü okurken bu dil yapılarıyla ilgili kimi sorular soracak ve bunlara kendi varsayımları doğrultusunda yorum getirecektir:T
ümce 1: Oğuz başını niçin kaldıracaktır? Başını kaldırmak üç farklı anlama gelmektedir: (a) İsyan etmek, itiraz etmek, (b) Çevreyi görmek, olup bitenin farkına varmak, (c) Yukarı bakmak. Bu nedenle, okuyucu burada, Oğuz kişiliğinde insanların yapmaları ya da yapmaması gereken şeyler konusunda üç ayrı çıkarımda bulunabilecektir: (a) Toplumun baskısına, kaderciliğe ve coşkuların sönmesine karşı koymalıdırlar. (b) Güzelliklerin ve başarıların farkına varmaları gerekmektedir. (c) Tüm bunları elde etmek için de çaba göstermeleri gerekmektedir.
Tümce 2: Güneş sözcüğü ile ne kast edilmektedir? Okuyucu bu tümceden Güneş' in, gençlik, güzellik, coşku, başarı gibi kavramları simgelediği çıkarımında bulunacaktır.
Tümce 4: Karanlık sözcüğüyle ne kast edilmektedir? Okuyucu bu tümceden insanların coşkuları, güzellikleri ve başarıları başkalarıyla paylaşmaları, bencillikten kaçınmaları gerektiği ve belki de Oğuz'un kendisinin de kimi bencil kişiler nedeniyle coşkudan yoksun kaldığı çıkarımında bulunacaktır.
SONUÇÖykü metinlerinin kurucu öğeleri olan tümcelerin içlerindeki ve aralarındaki dilbilimsel ilişkileri incelemek öykülerin derin yapılarında bulunan olgu, süreç ve katılımcılarla ilgili anlam dizgelerinin ortaya çıkmalarına yardımcı olur. Özellikle de bileşik ve karmaşık tümcelerin yapılarının incelenmesi, okuyucuyu, öykünün içinde yazar tarafından belirli çerçevelere yerleştirilmiş düşünce ve davranış biçimlerinin ve insan ilişkilerinin oluşturduğu dizgelere götürür. Yazarın kip kullanımının incelenmesi de ayrı bir önem taşımaktadır. Bunun başlıca nedeni ise kip kullanımının konuşan kişinin, söylediği tümcenin işaret ettiği gerçeğe karşı takındığı tavrı göstermesidir.
KAYNAKÇA
Berry, M. (1975). Introduction to Systemic Linguistics. London: Batsford, Vol. 1.
Burton, Deidre. (1982). "Through Glass Darkly: Through Dark Glasses", Language and Literature (An Introductory Reader in Stylistics) , Ed. Ronald Carter, London: George Allen and Unwin, pp. 195-214.
Erden, Aysu. (1998). "Öyküde Kadın ve Erkek Yazarların Kadına Bakışı ve Biçemlerine Dilbilimsel Yaklaşım." Düşler ve Öyküler. İstanbul: Umut Matbaası, ss. 39-57.
Uzuner, Buket (1998). "Güneş Yiyen Çingene", Güneş Yiyen Çingene, İstanbul: Remzi Kitabevi, ss. 99-104. Weber,
Jean Jacques. (1992). Critical Analysis of Fiction, (Essays in Discourse Stylistics), Amsterdam and Atlanta: Rodopi.
ERDEN , Aysu (2001) "Öykü Eleştirisinde Farklı Bir Soluk:Yazınsal Dilbilim ve Bir Öykü-Yöntem ve Uygulama, Dilbilim ve Uygulamaları, (Hacettepe Universitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dilbilimi Bölümü Dergisi), Kasım 2000, Cilt:1, Sayı: 1, ss: 53-63
DICTIONNAIRE DES SYMBOLES Chevalier, Jean/Gheerbrant, Alain, Robert Laffont/Jupiter Paris, 1982 Fransızca’dan Çev. Elisabeth SAYIN
SİMGELER (SEMBOLLER) SÖZLÜĞÜ
ÖNSÖZ
Simgeler, günümüzde “evdeki deli” muamelesini görmüyor artık. İlerlemenin, buluşların esinleyicisi olarak simge, kız kardeşi aklın yanında eski saygınlığına yeniden kavuştu. Bilim ise kurgunun öncelediği şeyleri doğruluyor artık. Günümüzde toplumda hüküm süren görüntünün etkileri sosyologlar tarafından ölçülmeye çalışılmakta, eski mitoslar ve modern mitosların doğuşu yeni bir yaklaşımla yeniden yorumlanmaktadır. Simgeler, imgeleyici hayatın merkezindedirler; onun kalbidirler. Bilinçaltının sırlarını ele verip, eylemlerin en gizli kalmış güçlerini ortaya çıkartıp, ufkumuzu bilinmeyene ve sonsuzluğa açmaktadırlar.
Gece olsun gündüz olsun hepimiz, gerek konuştuğumuzda, gerekse yaptığımız jestlerde, mimiklerimizde veya gördüğümüz rüyalarda bilinçli veya bilinçsiz olarak simgeleri kullanırız. Simgeler, bizi girişimlere teşvik eder, arzularımıza bir çehre, davranışlarımıza ise biçim verir. Kuruluşları, düzenlemeleri, yorumları birçok dalı yakından ilgilendirmektedir: Medeniyetler tarihi, dinler tarihi, dil bilimi, kültür antropolojisi, sanat eleştirmenliği, psikoloji, tıp… Bu listeye satış, propaganda ve siyaset teknikleri de eklemek mümkündür. Yapılan yeni araştırmalar, düşselliğin yapıları ile düşün imgeleyici işlevine ışık tutmaktadırlar. Bizi böylesine etkileyen gerçekleri tanımamak mümkün değildir. Beşeri ilimlerin, sanatların ve onlara bağlı olan tekniklerin tümü simgelerle karşı karşıyadır. Simgelerde saklı olan yoğun enerjiyi harekete geçirmek ve bilmeceleri çözmek için bütün bu disiplinler birlikte hareket etmelidir. Bizler, bir simgeler dünyasında yaşıyoruz; içimizde de bir simgeler dünyası yaşıyor.
Simgesel ifade, insanın kontrol edemediği bir yazgıyı açığa çıkarma ve bastırma arzusunun ifadesi olarak değerlendirilebilir.Başlangıçta simge, ikiye bölünmüş, seramik, tahta veya metal bir nesnedir. İki kişi arasında bölünür: İki misafir, alacaklı-borçlu, hacca giden iki kişi, uzun bir süre için ayrılacak iki kişi... İlerde kendilerinde kalan parçayı tekrar bir araya getirdiklerinde onları bağlayan şeyi, misafirperverliği, borçları, dostlukları vs. anımsayacaklardır.
Antik Yunan’da ana-babalar, simgeleri, çocuklarını tanıyabilmek, bulabilmek için kullanıyorlardı. Simge, görüldüğü gibi aynı zamanda ayırıyor ve kavuşturuyor. İki fikri bir arada taşıyor: Ayrılma ve kavuşma. Bölünmüş fakat yeniden bir araya gelebilecek bir topluluğu kastediyor.
Simgenin tarihine baktığımızda görülüyor ki her çeşit nesne simgesel bir değer taşıyabilir. Doğal ( taş, maden, ağaç, çiçek, hayvan, pınar, nehir, okyanus, tepe, vadi, gezegen, ateş, şimşek vs...) veya soyut ( geometrik şekil, sayı, ritim, fikir, vs...) şeyler olabilir. Burada söz konusu olan nesne sadece gerçek bir yaratık veya nesne değil fakat aynı zamanda bir akım, saplantılı bir imaj (görüntü), bir rüya, ayrıcalıklı bir postulat sistemi, alışılmış bir terminoloji vs. de olabilir. Sadece kendi çıkarları doğrultusunda ruhsal enerjiyi içinde tutup saklayan, farklı seslerle, değişik seviyelerde, farklı biçimlerde ve farklı aracılar sayesinde insanı çağrıştıran nesnedir simge.
Freudcu yaklaşıma göre ise simge, dolaylı bir şekilde, mecazlı ve çözülmesi çok kolay olmayan arzu ve çatışmanın ifadesidir. Simge, bir sözün, bir düşüncenin, bir davranışın gizli kalmış anlamıyla, açıkça belirlenmiş içeriğini bağlayan ilişkidir. Örneğin bir davranışa en az iki anlam verilebiliyorsa, anlamların bir tanesi diğerinin yerine -onu maskeleyerek- geçebiliyorsa ve onu ifade edebiliyorsa, aralarında simgesel bir ilişki vardır.
C.G. Jung ‘a göre simge, ne bir istiare ne de basit bir imgedir. Simge, ruhun varsayılan ve gizli kalmış doğasını en iyi ifade eden imgedir. Ona göre ruh, insanın bilinç ve bilinç altını kendi içinde; dinsel, ahlaki, yaratıcı ve estetik yapıtları ise bir noktada toplar; bireyin tüm entelektüel, düş kurucu, duyuşsal davranışlarına renk verip, biyolojik yapının karşısında yaratıcı (eğitici) ilke olarak yer alır. Simge, içine hiçbir şey almaz, açıklamaz: Bizi, henüz öteki dünyadan çıkmamış, anlaşılamayan ama karanlıkta sezilen, hiçbir kelimenin tam olarak ifade edemeyeceği bir anlama götürür. Jung, Freud’un tersine, simgeleri başka bir şeyin maskelenmiş (örtülmüş) hali olarak görmez. Onun için simgeler, doğanın bir ürünüdür. Simgeler, anlamsız değildirler ama taşıdıkları anlam da mutlaka sansür konusu değildir.
İçinde saklanan gün açığa çıkarsa simge ölür. Canlı olduğu takdirde simge, bir olgunun olabileceği en iyi ifade şeklidir. Simge, anlamla dolup taştığı sürece canlıdır; sezilen, hissedilen fakat henüz tanımı yapılmamışlığın ifadesi olarak kaldığı takdirde canlıdır.
Simgeyi, aldığı ışığı, façetaya göre geri ve farklı yansıtan bir kristale benzetebiliriz. Canlı bir varlıktır o. Hareket halinde ve değişimde olan varlığımızın bir parçasıdır. Onu hayranlıkla seyrederken, düşünme konusu yaparken biz kendimiz de izleyeceğimiz yolu görmüş oluruz.
Simgenin değerini yeniden saygınlığına kavuşturmakla estetik veya dogmatik öznelciliğin savunmasını yapmıyoruz. Sanat eserlerini entelektüel öğelerinden, dolaysız ifade yeteneklerinden arındırmak, aynı şekilde dogmaları tarihsel temellerinden yoksun bırakmak gibi bir niyetimiz yok. Simge tarihte vardır. Gerçeği de yok etmez. Onlara bir boyut, bir belirginlik, bir derinlik katar. Olgu, nesne, imge ile ussal ötesi; imgelemeci ilişki ve varlık seviyeleriyle kozmik dünyalar arasında ilişki kurar. Her iki duygunun da fark edilebilmesi için, yakın olanı uzaklaştırıp, uzak olanı yakınlaştırıyor simge.
Simgeyi algılayıp kavramak için seyirci değil, oyuncu olmak gerekiyor. Öznel kavrayışlar ve davranışlar, kavramlaştırmaya değil, deneyime bağlıdır. Simgenin özünde telkin edici olma vardır: Herkes kendi görsel gücüne göre onu algılar.
Yapılan tarihsel araştırmalar, kültürler arası karşılaştırmalar, sözel ve yazılı gelenekler tarafından yapılmış simge yorumları incelemeleri ile psikanalitik araştırmalar, simgelerin anlamı hakkında bizlere ışık tutmaktadır. Fakat anlamı belli kalıplarda dondurmamak gerekir: Simgenin anlamı, onu belli kalıplara sokmak isteyen şemaların, mekanizmaların, kavramların, betimlemelerin dışına taşar. Asla sabit değilir, herkese farklı görünür fakat bu, onun belirsizlikle özdeşleştiği anlamına gelmez. Simge, sonsuza dek uzanan çeşitlemeleri olan bir tür temaya dayanmaktadır. Simge, varlığın ve biçimin yetersizliğini ortaya çıkartır.
Biçimlerin, yorumların çeşitliliğine rağmen, simgenin özelliklerinden biri de simgeleyenle simgeleştirilen arasındaki ilişkinin telkinindeki sürekliliktir. Örneğin, gökyüzünü simgeleyen, başı aşağıda olan kupa aynı zamanda bilinçaltında gökyüzünün ifade ettiğini de simgeler, yani güvenlik, koruma, üstün varlıkların bulundukları yer, mutluluk, refah, bilgelik vs... Bazilikaların, camilerin kubbesinin, göçebelerin çadırının biçimini de alsa, insanların bilinç düzeyleri ne olursa olsun, kupa ile gök yüzü arasındaki simgesel ilişki, süreklilik göstermektedir. Simgelerin diğer bir özelliği ise birbirleriyle iç içe geçmeleridir, birbirlerine karışmalarıdır. Onları ayıran su geçirmez bir bölme yoktur, aralarında bir ilişki olasılığı her zaman vardır. Simgeler çok- boyutludur. Tıpkı gökyüzüne veya yere doğru çevrilmiş kupanın, yeryüzü ile gökyüzü, zaman-mekan, içkin-aşkın vb.yi ifade etmesi gibi. İlk çift kutupluluk budur. İkincisi ise zıtlıkların sentezi olan simgenin bir yüzünün geceyi bir diğer yüzünün ise gündüzü ifade etmesidir. Fakat kavramsal mantığın aksine sözünü ettiğimiz bu çift-kutupluluk bir “üçüncü”nün varlığını reddetmez. Simge bilimi, varlıklar arasında olası bir tamamlayıcılığı, evrensel bir dayanışma olarak kabul eder. Çok-boyutlu bir simgenin sonsuz sayıda boyutları olabilir. Simgesel bir ilişkiyi algılayabilen kişi, evrenin merkezi konumundadır. Tek bir merkez oluşturmak amacıyla ve belli bir noktada özdeşleşen bir topluluğun bireyleri veya birey için var olmaktadır simge. Evren o zaman bu çekirgenin etrafında döner. Dolayısıyla bazı kimseler için son derece kutsal olan simgeler diğer kimseler için kutsal olmayabilir. Bir simgeyi algılamak, kavramak bizi belli bir tinsel dünyaya oturtur. O nedenle simgeleri, birlikte oldukları varoluşsal çevreden koparmamak gerekir. Simgenin anlamı, değeri ancak o zaman gerçekten anlaşılabilir. İmgeler bütün bir tinsel deneyimi, zamanları, mekanları, kişisel durumları vb. taşır. Simgeler, görünüşte çok karmaşık gibi gözüken gerçekleri, tek ve derin bir gerçekte birleştirir. Bu derin gerçek, simgenin anlamını keşfeden kişinin özdeşleştiği tinsel merkezdir. İnsanın yaratıcı bilinçaltından ve çevresinden doğan simgenin, gerek kişisel gerekse sosyal hayatta çok önemli görevleri vardır. İlk görevi keşfedici olmaktır: Simge, bilinmeyene doğru fırlatılmış bir füze başlığı gibidir. İnsan ruhunun zaman ve mekandaki macerasının anlamını keşfedip ifade etmeyi çalışır. Bir tarafı bilinen, bir diğer tarafı ise bilinmeyen olduğundan, aklın bir türlü tanımlayamadığı ilişkiyi kavramamıza yardımcı olur. Simge, bizi, bilincimizi kesin bir şekilde ölçmenin mümkün olmadığı, girişi riskli ve bir çeşit meydan okuma olan bir alana sokar. Bir simgenin anlamını keşfetmeye çalışan düşünce gücü, mantığını aşan düşüncelerle karşılaşabilir. Örneğin, dönen çark figürü tanrısal bir güneş kavramını andırıyor ise mantığımız buna bir açıklama getiremez zira insan tanrısal varlığı tanımlayamaz! Belki de bundan ötürü, tam olarak anlayamadığımız veya tanımını yapamadığımız, mantığımızın sınırlarını aşan kavramları ifade etmenin bir yoludur simge. Simgesel düşünce, her şeyin hakkından gelir. Her zaman bir ilişki icat eder veya keşfeder. Bir bakıma o, aklın sivri ucudur. Fakat kesin açıklamalarla kendini yok edeceğinin farkındadır. Sorunlar veya sırlar kendilerinden fakat simge biçiminde cevap üretirler. İkinci görevi ilkine yakından bağlı olan vekalet etme (yerini alma) işlevidir: Simge, bilinçaltında askıda kalmış arzuların, çatışmaların ve sorunların şekil değiştirmiş cevabıdır, çözümüdür. Simge, sansür yüzünden bilincimize girememiş şeyleri kamufle ederek bilincimize girmelerini sağlar. Çevresiyle, durumuyla veya kendisiyle tam olarak bilinçli bir şekilde ilişki yürütemeyen “Ben”in ilişkisinin yerini alır. Simge, baskı altına alınanın telkini değildir sadece. Aynı zamanda kontrol edilemeyen bir sezginin cevabıdır, bir arayışın anlamıdır.Simgenin üçüncü görevi ikincide saklıdır; simge bir arabulucudur: Köprü kurar, ayrılmış öğeleri bir araya getirir, gökle toprağı, madde ile ruhu, doğa ve kültürü, gerçek ve rüyayı, bilinçaltı ile bilinci birleştirir. İçgüdüsel bir ruhsallığın merkezkaç güçlerine karşı simge, merkezcil bir güç oluşturur. Zıt eğilimlerin karşılaşmalarının sonucudur o. Karmaşık bir libidonun ayrıştırma yapılarına, yönlendirilmiş bir libidonun birleştirme yapılarının telafisine olanak verir. Bu bakımdan simge, bir denge unsurudur. Ruhsallıkta canlı, hareketli yaşayabilen simge, yoğun ve sağlıklı, aynı zamanda da kurtarıcı, rahatlatıcı bir ruhsal etkinliği sağlar. Bilinç düzeyleri, bilinen ve bilinmeyen, anlamı açık olanla anlamı gizli olan, benlikle üst benlik arasındaki geçişleri kolaylaştırır. Arabuluculuğun amacı, birleştirmektir. Dördüncü görevi budur işte simgenin: Birleştirici olmak. Temel simgelerin görevi, insanın dini, kozmik ve sosyal deneyimini, ruhsal bilinçaltında, bilinçte ve bilinç ötesinde yoğun bir şekilde birleştirmektir. Alt, dünyevi ve göksel seviyelerdeki temel birliği, uzayın alt yönlerinin merkezini göstererek, yeniden bir araya toplanma eksenlerini ( Ay, su, ateş, vs...) ortaya çıkartarak dünyanın bir sentezini oluştururlar. İnsanı dünyayla birleştirirler. Ona, uçsuz bucaksız bir ilişki ağında yer veren simge sayesinde, insan, evrende yabancılık çekmez. Birleştiren simgenin eğitimsel hatta tedavi edici bir işlevi vardır. İnsanlarda bir yere ait olma veya en azından birey-üstü bir güce ortak olma duygusu yaratır. Evrende ayrı bulunan öğeleri birbirlerine bağlayarak, insanlara evrende yalnız ve kaybolmuş durumunda olmadıklarını hissettirirler. Burada simgeyi aldatıcı olan ile karıştırmamak gerekir. Aynı şekilde gerçek dışı olana tapmanın savunmasını da yapmıyoruz. Ama simge, güven, şefkat, öğrenme ihtiyacımızın bir ifadesidir. İfade ettiği gerçek, tanımlanması zor, derinden hissedilen, tıpkı döl veren, büyüten, besleyen ruhsal ve fiziksel bir enerjinin varlığı gibidir. Simgelere karşı koymak, kendimizden bir parçayı kesip atmak gibidir, gerçeklik öne sürerek tüm doğayı fakirleştirmektir. Simgesiz bir dünyada nefes almak mümkün değildir. C.G.Jung’a göre simge ne kadar arkaik ve derin olursa o kadar kollektif ve evrensel olur. Simgeler arasındaki bağı çözmek kavramsal mantığın (logique conceptuelle) işi değildir. Simgelerin mantığı herhangi bir bilimsel sınıflandırmaya girmeyen, iki terim ya da iki dizinin arasındaki ilişkinin algılanmasında yer almaktadır. Simgelerin mantığından kastettiğimiz, aslında onların arasındaki bağlar, ilişkiler, kendi içlerinde veya kendi aralarında oluşabilen simge zincirleridir ( örneğin boğa-ay-gece-doğurganlık-kurban verme-kan-tohum-ölüm-yeniden doğma-vs...) Oysa bu kümeler anarşik değildirler, öylesine yani gelişigüzel, rastgele kurulmamışlardır. Kendi aralarında henüz çok iyi anlamadığımız yasalar ve diyalektikler aracılığıyla iletişim kurarlar. Onun için simgenin mantıklı olduğu söylenemez. O yaşamsal bir “pülsiyon”dur, içgüdüsel bir tanınmadır. Kendi dramını oynayan öznenin deneyimidir. Öznenin ve evrenin geleceğini ören sayısız karmaşık ve dokunulamaz bağların oyunudur. Burada dışlanan mantık, kavramsal fikir yürütmenin mantığıdır. Simgeyi fazlasıyla çözümlemek, onu bir (tek) mantık birimine indirgemek onu yok etmek demektir. Onun mantığı ussal (rasyonel) değildir. Pierre Emmanuel’e göre simgeyi entelektüel açıdan çözümlemek tıpkı soğanı bulmak için soğanı soymaya benzer. Soğan onu soğan yapan anlaşılmazlar sayesinde var olmaktadır. Simgesel düşüncenin, ussal (rasyonel) düşünceyle ortak bir eğilimi vardır ancak araçları farklıdır. Us, gerçek olanı teke indirmek istediği halde, simge, yaratılanı teke indirip çoğulculuğu yok etmek ister. Fakat hayal etmek, ispatlamak değildir. Us ve simgenin diyalektikleri farklıdır.Bilimlerin ilerlemesi, özellikle beşeri bilimlerin ilerlemesi, aklın (usun) ve simgenin birlikte var olmalarına bağlıdır. Bir simge, bilimsel bir olgunun habercisi olabilir. Mesela dünyanın yuvarlak olduğu ispatlanmadan önce insanlar onu yuvarlak olarak tasavvur etmişler ve bu şekilde simgeleştirmişlerdi. Bunun aksine, bilimsel bir olgu, bir simgeye de dönüşebilir. Mesela Hiroşima’daki nükleer mantar gibi. Hayatını araştırmaya adayan bir bilim adamı, akıl-dışı (irrasyonel) güçlere, bu dünyada önemli bir yer tutan, duygu yüklü simgeye boyun eğmek zorunda kalırsa, simgeler dünyasına açılmak isteyen kişi, aklın gerçeklerinden vazgeçmez. Kendi yollarında ilerleyip, varlıklarını sürdürebilmek için us ve simge, birbirlerini sürekli çağrıştırmak zorundadırlar. Bu korkunç, büyüleyici dünyanın gizli ve kutsal anlamını, görünenin ötesindeki gerçeği, sevinci, güzel yolların anahtarlarını arayalım, durmadan…
Dilden Kim Utanıyor ?
Prof. Dr. Nurettin Demir

Gazetenin arkasında bir sanatçımızın dilini çıkarmış resmini görünce büyük bir şaşkınlık yaşadım. Sonra resimdeki yazılara baktım. "Dilinizden utanmayın. Türkçe dünyanın en köklü, en zengin ve en güzel dillerinden biri. Onu yabancı sözcüklerle kirletmeyin. Türkçe kullanın!". Resmin altında "X de dilinden utanmıyor. Bu kampanya, dilimizde yaşayan kirlenmeye karşı dikkat çekmek amacıyla RYD (Reklam Yaratıcıları Derneği) tarafından hazırlanmıştır. Kampanyaya destek vermek için: ..." şeklinde devam ediyor. "Dil Derneği kampanyayı desteklemektedir" notu yer alıyor. Görüldüğü gibi reklam Türkçe'ye giren yabancı kelimelere karşı. Güya yabancı kelimeler Türkçe'yi kirletiyor. Reklam bu kirlenmeye dikkat çekmek istiyor. Reklamcılık açısından bu ilanı değerlendirecek durumda değilim, ama toplumumuzda pek de hoş karşılanmayan bir davranışı, dil çıkarmayı kullandığı için dikkat çekici olduğu söylenebilir. Reklamın vermeye çalıştığı mesajın ise son derece yanlış olduğunu hemen belirtelim.
Hangisi köklü?
Bilimsel anlamda köklü, zengin, güzel dil olmadığı gibi fakir, köksüz, çirkin dil diye bir şey de yoktur. Daha 19. yüzyılda dünyada antropolojik anlamda ilkel toplumlar gibi ilkel dillerin de bulunması gerektiği, bu ilkel dilleri keşfetmenin an meselesi olduğu düşünülmüştü. Ama doğal dillerin hiçbirisi köksüz, fakir veya çirkin değildir. Yazılmıyor olmaları veya tarihi kaynaklarının eksikliği, bunların son zamanlarda ortaya çıktıkları anlamına gelmez. Bütün dilleri tarih içinde belli bir dereceye kadar geriye götürmek mümkündür. Eski tarihlerden kalma yazılı belgeleri olanlar için bu elbette daha kolaydır. Her dil tarih içinde geriye doğru gittikçe bir ağacın dalları gibi başka dillerle birleşir. Yazılı belgeleri olmayan dillerin ana dilden ne zaman ayrıldığını belirlemek imkansız olabilir. Ama bu da dillerin birinin ötekinden daha köklü olduğu anlamına gelmez. Evrim teorisinin etkisi altında bazı dillerin daha gelişmiş olduğu ileri sürüldü. Ancak dil incelemeleri, her dilin konuşurlarının sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarına yetecek, yeni ihtiyaçları karşılamada kendine has teknikleri olan bir sistem olduğunu ortaya çıkardı. Bir dilde daha çok kelime olması o dilde daha çok bilgi üretildiği, o dilin daha geniş işlev alanları olduğu gibi anlamlara gelebilirse de bu başka dillerin aynı işlevleri karşılayamayacağı anlamına gelmez. Konuşurlar ihtiyaçlarını kendi dillerinde herhangi bir şekilde ifade edebilirler.
Bazı yayınlarda, insanların günlük hayatlarında sınırlı sayıda kelime ile konuştukları dile getirilir ve bu bir eksiklik olarak görülür. Oysa bir insanın dil hakkındaki bilgileri günlük dilde kullandığı kelimelerle sınırlı değildir. Her konuşur, kullandığından çok daha karmaşık bir dil bilgisine sahiptir. Bu bilgiyi, en ilkel sayılan dili dahi temel alarak ölçebilecek bir alet yoktur. Bütün diller inanılmaz derecede karmaşık sistemlerdir. Prensip olarak, sağlıklı bir konuşurun anadilinde üretip anlayabileceği doğru cümle sayısı sınırsızdır. Reklamda kullanılan güzellikse, ölçülebilir olmadığı için bir şey ifade etmez. Her dilin konuşuru kendi dilini güzel buluyor olmalı ki yeryüzünde 6,700'den fazla dil konuşuluyor. Herhangi bir dil herhangi bir biçimde daha güzel, daha kolay, insanın konuşma donanımına daha uygun olsaydı, insanların doğal olarak o dili benimsemeleri beklenirdi. Ama durum hiç de öyle değildir. Yabancı kelime kullanmanın ise dilinden utanmakla bir ilgisi yoktur. İnsanların dillerinden utandıkları için yabancı kelime kullandıklarını düşünmek temelsizdir. Yabancı kelimeleri kullananlar, çoğu zaman Türkçe'yi de iyi kullandığı "varsayılan" okur yazar kesimdir.
Kirli İngilizce
İşaret edildiği gibi, reklam başka dillerden kelime alınmasına, dildeki sözde "kirlenme", "yozlaşma" ve "bozulma"ya karşı bir tepki. Ama kelime almakla dil kirleniyorsa, söz varlığının büyük bir bölümü yabancı kökenli kelimelerden oluşan İngilizce dünyanın en kirli dillerinden biri. Türkçe ise hiç de az sayılamayacak bir kirlilik oranına sahip. Temiz bir doğal dil bulmak imkansız. Nitekim reklam metni de bunu açıkça gösteriyor. Reklamı verenler ne derece farkındadır bilinmez, ama reklam metninde geçen kelimelerin küçümsenemeyecek bir kısmı "kirli" veya "kirli" olma ihtimali taşıyor: 'Destek', 'dikkat', 'dünya', 'hazırlanmak' fiilindeki 'hazır', 'kampanya', 'reklam', 'taraf' ve yabancı kelimesindeki 'yaban' ve 'zengin'. Bunun yanında 'amaç' kelimesinin de kirli olma ihtimali epeyce yüksek. Reklam kelimeleri hedef alıyor olmakla birlikte, Arapça kökenli "ve" ile cümle ögelerinin bağlanması da epeyce "kirli" bir durum. Yabancı kelimeleri kirlenme olarak gören bir kampanyanın dili "kirli" ise, dilinin kirli olduğunu fark edemeyen vatandaş ne yapsın! Her dönemde ekonomik, politik, siyasi, bilimsel gücü olan ülkelerin dilleri büyük bir rekabet içinde oldu. Bugün özellikle İngilizce, diğer dillerin en güçlü rakibidir. Birçok dil İngiliz dilli konuşulan ülkelerde üretilen bilimi, teknolojiyi, ticari ve kültürel değeri olan her şeyi tüketirken, ister istemez kendi sınırlarını alabildiğine zorluyor. Onlar varolanı karşılamaya çalışırken, karşıladıklarından çok daha fazlası üretiliyor ve üretildiği dilin sınırlarını aşmak için kapılara dayanıyor. Türkçe tarihin başka dönemlerinde bugünküne benzer süreçlerden geçti, diller rekabetinden her seferinde başarıyla çıktı. Bugün aynı anda devlet, bilim, eğitim ve edebiyat dilidir; konuşur sayısı, işlev alanları, konuşulduğu coğrafya bakımından tarihinin en güçlü dönemini yaşıyor. Nasıl ki Çince, Soğdca, Farsça, Arapça, Fransızca, İtalyanca, Yunanca gibi diller yanında bir yığın küçük dille de karşı karşıya geldi ve yok olmadı, yaratılmaya çalışılan korkunun tersine yakın bir gelecekte yok olacağını gösteren bir işaret yok. Korkulan İngilizce'nin elindeki medya, internet, eğitim öğretim kurumları gibi yayılma araçları Türkçe'nin de hizmetindedir.
Hayatımızdaki her şeyin hiçbir zaman olmadığı kadar hızlı bir biçimde değiştiği bir dönemde uygulanabilir önerisi olmayan, rastgele gözlemlerle elde edilen malzeme ve birkaç kelime veya söyleyiş üzerinde, dil meraklılarınca yürütülen popüler tartışmaların Türkçe'nin gelişmesine bir katkısı yoktur. Harcanan bunca çabaya rağmen, dedelerimizin, kendimizin ve çocuklarımızın konuştuğu dile bakınca rahatça gözlenebileceği gibi her nesil kendi dilini yaratmaya ve konuşmaya devam ediyor. Türkçe en güçlü dönemini yaşarken sürekli "Eyvah, Türkçe yozlaşıyor, bozuluyor, kirleniyor" diye şikayet edip durmak yerine, gelişmeleri inceleyip anlamaya çalışmak çok daha faydalı ve kalıcı sonuçları olacak bir yaklaşımdır.


Aynı Dili Konuşmuyor muyduk?

Tüm toplumlarda kadınların ve erkeklerin konuşmalarinda bir takım farklılıklar gözlenir. Zaman zaman bir birlerinin söylediklerini yanlış anladıkları da... Ayni toplumda, hatta ayni ev de büyümüş bir kadın ve bir erkek, kendi anadillerini ne kadar farklı konuşabilirler ki diye düşünenlerdenseniz, toplumdilbilim çalışmalarının şaşırtıcı örneklerine bir göz atmaya ne dersiniz?İnsanların dili toplumsal, siyasal ya da etnik grubuna, eğitim durumuna, içinde bulunduğu iletişim ortamına, yaşına ve cinsiyetine göre değişiklik gösterir. Her iki cins de evde, okulda ya da işte farklı deneyimler yaşar, farklı sorumluluklar yüklenir ve farklı et kinliklere katılır. Ailede kız ve erkek çocuklara nasıl farklı davranılıyorsa, toplumda da kadın ve erkeklere farklı davranılır. Dil kullanımı da, cinse bağ lı davranışların bir yönünü oluşturur. Kadınlar ve erkekler kendi cinslerine uygun dil davranışlarını toplumsallaşma sürecinde edinirler.Bir dilin yapısı, sözcük dağarcığı ve kullanımıyla, bu dili kullananların cinsiyetleri arasında bir bağ olup olmadığı da, toplumdilbilim alanında son otuz yıldır üzerinde çalışılan bir konu. Yapılan ilk çalışmalarda, kadın ve erkeğin konuşmasındaki sesbilimsel, biçimbilimsel, sözdizimsel ya da sözcüksel farklılıklara odaklanılmış. Daha sonraki çalışmalardaysa, bütünüyle söylem çözümlemesine yönelme olmuş. Pek çok çalışmada, kadın ve erkeğin konuşma biçiminde aynı farklılıklar bulunsa da, bu farklılıkların ne den ve nasıl ortaya çıktığıyla ilgili çeşitli yorumlar yapılmış. Bu yorumlar dan ortaya çıkan “egemenlik” ve “ayrılık” yaklaşımları, toplumdilbilimcilerin üzerinde en çok durduğu ve ikisi arasında bir orta yol belirlediği yaklaşımlar. Çünkü her iki yaklaşımın da ışık tuttuğu bazı noktalar var.
Egemenlik Erkeklerde
İlk olarak William O’Barr ve Bowman Atkins’in ortaya attığı egemenlik yaklaşımında, kadınlar toplumda bir azınlık olarak görülüyor ve erkeklerin egemen olduğu düzende, kadınların dışlandığı ve ezildiği düşünülüyor. Buna göre, kadın ve erkeğin dil kullanımındaki farklılıklar da erkeklerin toplumdaki egemenliğini ve kadınların ezilmişliğini yansıtıyor. Genelde feminist toplumdilbilimcilerin savunduğu bu yaklaşımda, kadınların kullandığı dilin tipik özellikleri güçsüz, yetersiz ya da zayıf olarak niteleniyor. Feministlere göre kadın, erkeği akıllı, toplumda saygınlığı olan, kuvvetli, sözü geçmesi gereken taraf; kendiniyse zayıf, saygınlığı olmayan, bağımlı olan ta raf olarak görüyor. Erkekse, kendisinin güçlü, kadınınsa güçsüz olduğuna inandırılıyor. Kadınların dil kullanımı da, toplumdaki bu kendine güvensiz konumlarını yansıtıyor. Bu nedenle de, kadınların kullandığı dilde mantık kurallarının ve akıcılığın olmadığı, tümcelerin sık sık yarım bırakıldığı ve soru biçiminde iletildiği belirtiliyor. Ayrıca, erkeklerin bulunduğu ortamlarda kadınların daha az konuştuğu ve konuştuklarında da karşılarındakileri destekleyici stratejiler kullandıkları ileri sü rülüyor. Feministler bu durumu kadınların, erkeklerin dünyasını yansıtan dille iletişim kurmakta güçlük çekmelerine, konuşurken kendilerine güvenmediklerinden sık sık onaylanmak iste melerine bağlıyorlar. Kadınların, dil kullanımında erkeklerle eşit olanakları paylaşamadıklarından, dilsel bir dışlan ma yaşadıklarını ve değişik durumlar da etkili iletişim kurmakta güçlük çek tiklerini belirtiyorlar. Böylece kadınla rın toplumdaki alt konumu dile yansımış oluyor. Bu durum, kadının toplumdaki konumunun yaratılmasına ve sürdürülmesine de katkıda bulunuyor.Bu yaklaşım, kadın ve erkeğin dil kullanımındaki farklılıklara belli bir noktaya kadar ışık tutuyor. Ancak, her ne kadar bazı toplumlarda benzer tablolar görülse de, bunu genele yaymak ve farklılıkların tek nedeni olarak göstermek yanlış olur. Ayrıca, dillerin erkeklerin tekelinde olması, kadınların dile yabancı olması ya da dillerin kadınların deneyimlerini aktarmada yetersiz kalması söz konusu olamaz. Burada dilin özellikleri olarak açıklanan bazı noktalar, aslında sözkonusu toplumların özellikleriyle ilgili. Bu gibi toplumlarda, kadın ve erkek eşit olarak ele alınmadıkça, konuşmalarında farklılık oluşması kaçınılmaz.
Kültürler Ayrı
İlk olarak Daniel N. Maltz ve Ruth A. Borker tarafından ileri sürülen ayrılık yaklaşımındaysa, kadınlar ve erkekler toplum içinde iki ayrı alt kültür ola rak değerlendiriliyor ve iki cins arasındaki konuşma biçimi farklılıklarının, bu farklı kültür özelliklerinden kaynaklandığı savunuluyor. Değişik toplumsal gruplardan gelen bireylerin konuşmayı planlama ve yorumlama stratejilerinin değişik olduğu ve bu durumun da yanlış anlamalara neden olduğu daha önceki çalışmalardan biliniyor. Maltz ve Borker, kadın ve erkeklerin birbirinden farklı alt kültürleri olduğunu ve bu durumun kadın ve erkek arasındaki iletişimi önemli ölçüde etkilediğini ileri sürüyorlar. Kadın ve erkeğin konuşurken aynı varsayımlardan yola çıkmadıklarını, bu yüzden de konuşanın niyetiyle karşısındakinin anladığı arasında bir uyum olamayacağını savunuyorlar.John Gumperz de, konuşmada hikâye etme, açıklama, tartışma, vurgulama, emretme ve yöneltme gibi işlevlerin evrensel olduğunu; ancak, bu işlevlerin toplumsal düzeyde gerçekleşmesinin kültürel etkenlere bağlı olduğunu söylüyor. Bireylerin değişik kültürel varsayımlarla bilgi ya da tartışmayı değişik biçimlerde yapıladıklarını, değişik konuşma biçimleri kullandıklarını belirtiyor. Böylece bireyler konuşmadaki hakları ve konuşmadan beklentileri konusunda ayrılıyor; bu durum da bireyler arasında sık sık yanlış anlamalara neden oluyor.
Kurallar Çakışınca
Maltz ve Borker’a göre kadın ve erkeklerin arkadaşça konuşmalar için edindikleri kurallar, birbirleriyle konuşurken çakışıyor. Bu konuda en bilinen örnek, Amerikan toplumunda konuşma anında dinleyen tarafın verdiği ya da vermediği olumlu kısa yanıt ya da karşılıklarla ilgili. Karşılıklı konuşmanın genel özellikleri olan bu tepkiler, başı öne doğru sallama ya da “evet”, “hmm” gibi yorumları içeriyor. Bu tepkileri hem kadınlar hem de er kekler veriyor. Ancak Maltz ve Borker’a göre kadınlar ve erkekler için bu kısa yanıtlar farklı anlamlar taşıyor. Bunlar, kadınlar için “Seni dinliyorum, devam et” anlamına gelirken, erkekler için “Seninle aynı görüşteyim”, “Seni anlıyorum” gibi daha kuvvetli anlamlar taşıyor. Kadınlar bu küçük tepkileri daha sık kullanıyor ve kendileri konuşurken de bu yanıtları bekliyorlar. Bu yanıtları alamadıklarında karşılarındakinin kendilerini dinlemediği sonucunu çıkartabiliyorlar. Erkeklerse, bu tepkileri, daha az ve genelde konuşmanın sonuna doğru kullanıyorlar. Konuşmaları boyunca sürekli bu küçük tepkileri aldıklarında, karşılarındakinin kendileriyle aynı fikirde olduğunu düşünüyorlar. Konuşmaları bittiğin deyse, karşılarındakinin tümüyle farklı bir fikirde olduğunu açıklaması onları şaşırtıyor ve sonuç olarak, kadınların ne düşündüğünün önceden tahmin edilemeyeceği ya da kadınların durma dan fikir değiştirdiği görüşüne varabiliyorlar. Böylece, her iki cinsin iki değişik kurala ya da aynı yanıtlar için farklı yorumlara sahip olması, birbirlerini sık sık yanlış anlamalarına yol açıyor.Maltz ve Borker’a göre bu gibi durumların nedeni, kadın ve erkeklerin her gün iletişim halinde olsalar bile, farklı alt kültürlere ait olmalarından dolayı farklı konuşma kurallarına sahip olmaları. Aynı biçimde, kadınların soru sormayı konuşmanın devamı için bir gereklilik olarak gördüklerini, erkeklerinse soruları yalnızca bilgi sorma amaçlı kullandıklarını belirtiyorlar. Konuşma anındaki saldırgan tutumları, erkeklerin konuşmayı organize etmenin bir yolu olarak gördüğü nü, kadınlarınsa bu saldırganlığı kişi sel olarak kendilerine yöneltilmiş ve engelleme amacıyla yapılmış bir davranış olarak düşündüklerini ileri sürüyorlar. Maltz ve Borker, kadın ve erkeklerin sorun paylaşma ve öneride bulunmaya karşı da farklı tutumlar içinde olduğunu söylüyorlar. Buna göre, kadınlar sorunları tartışma, deneyimlerini paylaşma ve rahatlama arayışındayken; erkeklerin, bir sorunundan bahseden kişi kendisinden çözüm üretmesini bekliyormuş gibi; karşısındakine önerilerde bulunarak, hatta bir uzman edasıyla, ders verirmiş gibi yanıtlar verdiklerini belirtiyorlar.
Çocuklukta Başlıyor
Kadın ve erkeklerin iki ayrı alt kültürü ne zaman edindikleri sorusunun yanıtı çocuklukta yatıyor. Maltz ve Borker’a göre yetişkin çağa geldiğimizde, farklı zamanlarda öğrendiğimiz ve farklı iletişim durumlarında kullandığımız bir dizi kural edinmiş oluyoruz. Örneğin, çocukken anne babalarımız ve öğretmenlerimizle etkileşimlerimiz sırasında, kendimizden üst ya da alt konumdaki kişilerle hangi kurallara göre iletişim kurmamız gerektiğini öğreniyoruz. Ergenlik çağımıza doğru, karşı cinsle iletişim için bir kurallar dizisi ediniyoruz. Arkadaşça bir konuşmayı devam ettirmek için de kurallarımız olu yor. Ancak, ilginç olan, bu kuralları bü yüklerimizden değil, kendi yaşıtlarımızdan ve hemcinslerimizden 5 - 15 yaş arasında öğreniyor olmamız. Çünkü bu yaş aralığında çocuklar arkadaşlarını genelde kendi cinslerinden seçiyorlar ve kendi cinsleriyle daha fazla zaman geçirdikleri için de birbirlerini etkiliyorlar. Çocuklukta aynı cinsten arkadaşlarla iletişim kurmak için geliştirilen konuşma biçimlerinin, yetişkinlikte karşı cinsle iletişimde de kullanılmasıysa, yanlış anlamaların temelini oluşturuyor. Araştırmalar okul yaşına henüz gelmiş çocukların dil kullanma modellerinde bile kadın - erkek farklılığının oluşmaya başladığını gösteriyor. Her iki cinsin üyeleri bilinçli olarak birbirlerinden farklı davranmayı ve bu farkları abartmayı seçiyorlar. Kız çocuklar erkekler gibi, erkek çocuklar da kızlar gibi davranmamaya özen gösteriyorlar. Maltz ve Borker bu durumu, kişilerin kendi etnik kökenlerini belli etmek, kendilerinin diğerlerinden ayırt edilmesini sağlamak için özellikle aksanlı konuşmalarına benzetiyorlar.
Düğün Pastası Düğünde Yenir
Tannen, bu iddiasını desteklemek için ilginç bir örnek veriyor. “Evliliklerinin 50. yıldönümünü bir otelde kutlayan Amerikalı çift konuklarının bir bölümünü tüm hafta sonunu geçirmek üzere, bir bölümünüyse kutlama akşamındaki yemeğe davet ederler. Kutlama akşamındaki yemeğin sonuna doğru, garson o akşam çok yemek yenildiğini, kutlama pastasını keserlerse pek yenmeyeceğini söyler ve pastanın ertesi günkü öğle yemeğinde kesilmesini önerir. Kadın, konukların görüşünü alır. Erkeklerin tümü bu öneriyi uygun bulur, kadınların tümüyse karşı çıkar ve parti o akşam olduğuna göre pastanın da o akşam kesilmesi gerektiğini söylerler.” Tannen bu olayda erkeklerin “ileti” üzerinde durduklarını, pastayı yiyecek olarak algıladıklarını belirtiyor. Kadınlarsa “üst ileti” üzerinde durduklarından, kutlama için özel olarak hazırlanan pastanın, o özel günde sunulması gerektiğini düşünürler. Ertesi güne kalırsa pasta bu özelliğini yitirecek, kutlama da pasta olmadığı için bir yönüyle eksik kalacaktır. Ayrıca, konukların bir kısmı o akşamın sonunda otelden ayrılacaklardır. Bu olay, kadın ve erkeklerin aynı iletiyi ne kadar değişik biçimlerde yorumladıklarını göstermiyor mu?Tannen’a göre, ileti ya da üst iletilere duyarlılıktaki ayrılıklar, kadın ve erkek arasında hemen her konuda görüş ayrılıklarına neden oluyor. Tannen, kadın ve erkeğin kendi düşüncelerinin mantığına, karşısındakininse mantıksız lığına inandıkları için bu gibi yanlış an lamaları düzeltmenin güçlüğüne de değiniyor.Tannen’a göre, erkekler, tıpkı çocuklukta olduğu gibi, kendilerini hiyerarşik bir toplumsal düzende karşılarındakilere göre üst ya da alt konumda görürler. Konuşmalarına da üst konumda olabilmek, başkalarınca aşağılanmamak üze re yön verirler. Bağımsızlıklarını korumak ve başarılı olmak için yaşam boyu mücadele verirler. Öte yandan kadınlar- sa kendilerini toplumsal ilişkiler içinde bir birey olarak görürler. Konuşmaysa onlar için insanların birbirini onayladığı, desteklediği ve anlaşmaya vardığı bir görüşmedir. Kadınlar için de yaşamda hiyerarşik bir düzen bulunur; ancak, buniyerarşi güç ve başarıdan daha çok ar kadaşlıkla ilgilidir. Kadınlar da statü ka zanmayı ve başarılı olmayı isteseler de, bunlar kadınların sürekli peşinde olduk ları amaçlar değildir. Statü kazanmaya ve başarılı olmaya çalışırken, bunu iyi ilişkilerle gerçekleştirmeye yönelik dav ranırlar. Erkekler de birlikte olmayı ve yakınlık kurmayı isterler; ancak, bu amaçlar onlar için birinci derecede önemli değildir, yakınlık kurmayı karşı çıkarak gerçekleştirmeye çalışırlar.
Aynı Dil Şart mı?
Pek çok kadın ve erkek, yakın ilişkilerinden memnun değil ve bir şeyleri konuşmaya kalktıklarında daha da faz la hayal kırıklığına uğruyor. Tannen’a göre ilişkilere toplumdilbilimsel bir ba kış açısıyla yaklaşıldığında, bu memnu niyetsizlikleri, kimseyi delilikle ya da hatalı olmakla suçlamadan ya da ilişkiyi suçlayıp bitirmeden açıklamak olası. Eğer aramızdaki farklılıkları fark eder ve anlarsak, birbirimizin tarzından bir şeyler öğrenebilir, bu tarzların açıkla masını yapabilir ve buna uyum sağlaya biliriz. Eşlerin kişisel zayıflığa yorulan konuşma biçimi, farklı bir sistemi yansı tan biçim olarak yeniden ele alınabilir belki. Ya da eşlerimiz tarafindan yıllarca didiklenen kendi konuşma tarzımı zın mantıklı ve uygun olduğunu savunabiliriz.Eğer konuşma tarzına dayalı farklı lıkları anlayabilirsek, gerçek çatışmalara, uyuşmazlıklara göğüs germek ve bunların üstesinden gelmek amacıyla ortak bir dil bulmak için daha iyi bir ko numda olabiliriz.
Derleyen Meltem Yenal Coşkun- Hacettepe Üniversitesi, İngiliz Dilbilimi Bölümü Başkanı Prof. Dr. Güray König’e katkılarından dolayı teşekkür ederiz.
Kaynaklar
König, G. Ç., Dil ve Cins: Kadın ve Erkeklerin Dil Kullanımı”, Dilbilim Araştırmaları 1992, Hitit YayıneviKönig, G., “Kadın, Erkek ve Dil”, Kuram, Kitap 10, Ocak 1996Taanen, D., You Jast Don’t Understand — Women and Men in Conversation, William Marrow and Campany mc., New York, 1990Gumperz, J.J. (ad), Language and Social Identitly”, Cambridge University Prenn, 1987Wardhaugh, R, “An Introdaction to Socialinguistics”, Blackwell Oxford UK Cambridge USA, 1992Bilim ve Teknik Dergisi- Temmuz 2006- TÜBİTAK